Trump İsrail’in Kölesi mi?
ABD ile İran arasındaki savaş, Donald Trump için bir kez daha Amerikan gücünü sergileme fırsatı olarak tasarlanmıştı. Ancak kısa sürede ve kesin bir sonuçla sona ermesi beklenen savaş, giderek uzayan ve ağır maliyetler doğuran bir çatışmaya dönüştü. Bu koşullarda şu soru giderek daha fazla gündeme geliyor: Trump gerçekten bu savaşın başlıca karar vericisi miydi, yoksa İsrail, ABD başkanını kendi istediği yöne çekmeyi başardı mı? Norman Finkelstein bu soruya basit bir yanıt vermiyor. İsrail’in etkisini inkâr etmediği gibi, Trump’ın “İsrail’in kölesi” olduğu yönündeki komplo teorilerine de katılmıyor. Ona göre gerçeklik çok daha karmaşık bir noktada duruyor: İsrail, Trump’ın kararlarını etkileyebilmiş olabilir; ancak Trump’ın gururu, kişisel hedefleri, ABD’nin çıkarları ve Beyaz Saray’daki karmaşık karar alma mekanizması da bu savaşın şekillenmesinde önemli rol oynadı.
9/18/202610 min oku


Trump İsrail’in Kölesi mi?
ABD ile İran arasındaki savaş, Donald Trump için bir kez daha Amerikan gücünü sergileme fırsatı olarak tasarlanmıştı. Ancak kısa sürede ve kesin bir sonuçla sona ermesi beklenen savaş, giderek uzayan ve ağır maliyetler doğuran bir çatışmaya dönüştü. Bu koşullarda şu soru giderek daha fazla gündeme geliyor: Trump gerçekten bu savaşın başlıca karar vericisi miydi, yoksa İsrail, ABD başkanını kendi istediği yöne çekmeyi başardı mı? Norman Finkelstein bu soruya basit bir yanıt vermiyor. İsrail’in etkisini inkâr etmediği gibi, Trump’ın “İsrail’in kölesi” olduğu yönündeki komplo teorilerine de katılmıyor. Ona göre gerçeklik çok daha karmaşık bir noktada duruyor: İsrail, Trump’ın kararlarını etkileyebilmiş olabilir; ancak Trump’ın gururu, kişisel hedefleri, ABD’nin çıkarları ve Beyaz Saray’daki karmaşık karar alma mekanizması da bu savaşın şekillenmesinde önemli rol oynadı.
Zafer Olması Beklenen Savaş
Norman Finkelstein’ın analizine göre ABD-İran savaşını anlamak için öncelikle savaşın daha en başından itibaren temel bir çelişki taşıdığını görmek gerekiyor. Bir yandan Trump yönetimi savaşı, ABD’nin çıkarlarını korumak ve İran tehdidiyle mücadele etmek için atılmış kararlı bir adım olarak sundu. Öte yandan savaş uzadıkça bunun askeri, ekonomik ve siyasi maliyetleri giderek daha görünür hâle geldi.
Eylül 2026 itibarıyla savaş altı aydan uzun süredir devam ediyor ve hâlâ net bir sona ulaşmış değil. Reuters’ın son dönemde yayımladığı haberlerde ABD üzerindeki artan baskıya, enerji yollarındaki aksamalara ve yükselen akaryakıt maliyetlerine dikkat çekiliyor. Trump ise 16 Eylül’de savaşın sona yaklaşmasını umduğunu söyledi.
Bu durum, Finkelstein’ın analizinde özellikle vurguladığı noktayı ortaya koyuyor: Gücün bir göstergesi olması beklenen bir savaş, zamanla gücün sınırlarını gösteren bir tabloya dönüşebilir.
Finkelstein’a göre Trump şu anda üç temel sorunla karşı karşıya. Birincisi, savaşın gerekliliğinin Amerikan toplumunun önemli bir kesimi açısından hâlâ açık olmaması. İkincisi, giderek artan ekonomik maliyetler. Üçüncüsü ise savaş için belirlenen hedeflere ulaşmanın giderek zorlaşması.
Son nokta özellikle önemli. Eğer savaşın amacı yalnızca İran’a askeri zarar vermek değil, aynı zamanda İran’ın davranışlarını değiştirmek veya hatta siyasi yapısını dönüştürmek idiyse, savaşın uzaması ve bu hedeflerin gerçekleştirilememesi, başlangıçtaki hesapların fazlasıyla iyimser olduğunu düşündürüyor.
Finkelstein burada önemli bir tarihsel gerçeğe dikkat çekiyor: Son derece deneyimli uzmanlarla çalışan hükümetler bile savaş konusunda defalarca yanlış hesap yapmıştır.
Irak Savaşı bunun klasik örneklerinden biri. Donald Rumsfeld ve Dick Cheney gibi isimler yıllarca siyasi ve devlet yönetimi deneyimine sahipti ve çevrelerinde dış politika konusunda ciddi birikime sahip isimler bulunuyordu. Buna rağmen onlar da Irak’ın nispeten kolay bir şekilde yenileceğini ve savaşın kısa sürede sona ereceğini düşündüler.
Benzer bir durum Vietnam’da da yaşandı. O dönemin karar alıcılarının birçoğu eğitim ve siyasi deneyim açısından devletin en üst düzeylerinde yer alan isimlerdi. Ancak onlar da savaşın gidişatı konusunda defalarca yanlış hesap yaptılar.
Dolayısıyla Finkelstein’ın bakış açısından, Trump’ın bugün ABD açısından maliyetli hâle gelen bir savaşa girmiş olması, tek başına onun İsrail tarafından bu savaşa zorlandığını kanıtlamaz.
Siyasetçiler hata yapabilir; hatta kendilerini zafer kazandıklarına inandırdıkları bir anda bile.
İsrail: Savaşın Nedeni mi, Yoksa Denklemin Bir Parçası mı?
Ancak asıl zor soru tam da burada başlıyor.
Trump bir İran savaşının maliyetli olabileceğini öngörebilecek durumdaysa, neden savaşa girdi?
İşte bu noktada İsrail’in rolü göz ardı edilemez.
Finkelstein’ın bu röportajda yanıt verdiği Tucker Carlson’ın analizinde oldukça açık bir argüman ortaya konuyor: İsrail, ABD’nin savaşa girmesi için baskı yaptı ve Trump da bu baskı nedeniyle, kendi çıkarlarına ve ülkesinin çıkarlarına aykırı olduğu ileri sürülen bir şekilde savaşa girdi. Hatta İsrail’in Trump’a şantaj yapmış olabileceği ihtimali de gündeme getiriliyor.
Ancak Finkelstein, etki ile kontrol arasında bir ayrım yapıyor.
Bu ayrım, analizinin belki de en önemli noktası.
İsrail, ABD’nin İran’la savaşa girmesi için baskı yapabilir. Netanyahu, Trump’ı İran’ın çöküşün eşiğinde olduğuna ikna edebilir. İsrailli yetkililer hızlı ve kolay bir zafer tablosu sunabilir. Ancak bunların hiçbiri, “Trump’ın kendi iradesi ve karar verme yetkisi yok” iddiasıyla aynı şey değildir.
Finkelstein’ın asıl söylediği şu: Trump’ı yalnızca “İsrail’in kölesi” olarak tanımlarsak, çok önemli bir faktörü gözden kaçırmış oluruz: Trump’ın kendisini.
Trump yalnızca başkalarının etkisi altında hareket eden bir figür değil. Kendi içgüdüleri, hedefleri ve hesapları olan bir siyasetçi. Finkelstein’a göre onun gücünü gösterme ve tarihe geçecek bir miras bırakma arzusu, davranışlarının önemli bir bölümünü açıklıyor.
Bu nedenle mesele, Netanyahu’nun Trump’a savaşa girmesini emretmesi olmayabilir. Bunun yerine Netanyahu, Trump’ın gururu ve kişisel hedefleriyle tamamen örtüşen büyük bir zafer imajını onun önüne koymayı başarmış olabilir.
Bu iki açıklama arasında temel bir fark var.
İlk anlatıda Trump, İsrail’in hareket ettirdiği bir kukladır.
İkinci anlatıda ise Trump, İsrail’den etkilenmiş olabilecek bağımsız bir aktördür; ancak nihai kararını çıkarları, içgüdüleri, eksik bilgiler ve kişisel hedeflerinin birleşimi doğrultusunda vermiştir.
Finkelstein’ın analizi ikinci açıklamaya daha yakın duruyor.
Trump’ın Çevresindeki “Bilgi Boşluğu”
Finkelstein’ın argümanlarındaki en dikkat çekici noktalardan biri, Trump yönetimindeki karar alma mekanizmasını nasıl açıklamaya çalıştığı.
Finkelstein burada “bilgi boşluğu” olarak adlandırılabilecek bir durumdan söz ediyor.
Ona göre bir başkanın yanlış hesap yapma riski, çevresinde onu gerçekten sorgulamak yerine çoğunlukla duymak istediklerini onaylayan insanlar bulunduğunda artıyor.
Finkelstein bu durumu önceki yönetimlerle karşılaştırıyor. Lyndon Johnson döneminde, Vietnam Savaşı’nın yarattığı felakete rağmen başkan oldukça eğitimli ve deneyimli danışmanlardan oluşan bir ekiple çalışıyordu. George W. Bush döneminde ise Rumsfeld ve Cheney gibi isimlerin yanı sıra dış politika konusunda uzun yıllara dayanan deneyime sahip neoconservatif isimler önemli görevlerde bulunuyordu.
Finkelstein’ın özellikle vurguladığı nokta şu: Bu isimler hakkında ne düşündüğümüzden bağımsız olarak, onların deneyimsiz veya bilgisiz insanlar olduğu söylenemez. Buna rağmen Irak konusunda ciddi hatalar yaptılar.
Bu örnek onun açısından önemli. Çünkü felaketle sonuçlanan bir kararı açıklamak için mutlaka gizli bir komploya ihtiyacımız olmadığını gösteriyor.
Bir başkan yanlış bilgi alabilir.
Danışmanları aşırı iyimser olabilir.
Askeri yetkililer karşı tarafın gücünü veya direncini küçümseyebilir.
Ve daha da önemlisi, siyasi bir lider gerçek olmasını istediği bir şeye inanabilir.
Finkelstein’a göre Trump söz konusu olduğunda bu durum onun kişiliğiyle doğrudan bağlantılı.
Bir başkana düşmanın çöküşün eşiğinde olduğu, içeride muhaliflerin harekete geçmeye hazırlandığı, istihbarat ağlarının her yerde bulunduğu ve bir darbenin daha rejimi devirmeye yeteceği söylenirse, böyle bir tablo güç gösterisini seven bir siyasetçi için son derece cazip olabilir.
Özellikle de başarılı olması hâlinde tarihe büyük bir zafer kazanan başkan olarak geçeceği söyleniyorsa.
İşte bu noktada İsrail önemli bir rol oynayabilir. Ancak bu rol, Trump’ın komutanı olmak zorunda değildir. İsrail, Trump’a bilgi, siyasi anlatı ve geleceğe dair belirli bir tablo sunabilen bir aktör olarak da etkili olabilir.
“İsrail’in Kölesi”nden ABD’nin Kendi Çıkarlarına
Finkelstein’ın önemli noktalarından biri de şu: İsrail’in rolünü ciddiye alsak bile, ABD’nin İran politikasını yalnızca İsrail üzerinden açıklamamalıyız.
Bu politikanın çok daha uzun bir geçmişi var.
Finkelstein, George W. Bush döneminde de İran’ın Washington’ın Ortadoğu’daki düzeni yeniden şekillendirme vizyonunun bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Irak Savaşı’nın ardından İran ve Suriye de Washington’ın stratejik hesaplarında önemli bir yer tutuyordu.
Barack Obama farklı bir yol izledi ve İran’la nükleer anlaşmaya vardı. Donald Trump daha sonra bu anlaşmadan çekildi. Biden yönetimi ise anlaşmayı yeniden hayata geçirmeyi başaramadı.
Dolayısıyla Washington ile Tahran arasındaki yapısal düşmanlığı yalnızca Benjamin Netanyahu’ya bağlamak mümkün değil.
İsrail’in kendi çıkarları ve hedefleri var.
ABD’nin de kendi çıkarları ve hedefleri var.
Bu iki tarafın çıkarları birçok noktada örtüşüyor olabilir, ancak tamamen aynı değiller.
İşte bu nedenle “İsrail’in kölesi” kavramı, son derece karmaşık bir ilişkiyi fazlasıyla basitleştiriyor.
Eğer Trump gerçekten hiçbir bağımsız hareket alanına sahip değilse, zaman zaman çatışmaları durdurmaya veya müzakere başlatmaya çalışması nasıl açıklanabilir?
Örneğin haziran ayında ABD ile İran arasında geçici bir ateşkes anlaşmasına varıldı ve Trump da aynı dönemde savaşın askeri hedefleri konusunda daha önceki bazı açıklamalarından geri adım attı.
Sonraki aylarda da ABD’nin bölgedeki çatışmayı yönetmeye ve diplomatik girişimlerde bulunmaya yönelik çabaları devam etti. Eylül ayında Çin de ABD ve İran’a haziran ayında varılan geçici anlaşma çerçevesine dönmeleri ve müzakereleri yeniden başlatmaları çağrısında bulundu.
Bunların hiçbiri Trump’ın İsrail’den bağımsız olduğunu ya da olmadığını tek başına kanıtlamıyor. Ancak ilişkinin basit bir “emir veren ve emri uygulayan” ilişkisine indirgenemeyeceğini gösteriyor.
Komplo Teorileri Neden Yeterli Değil?
Finkelstein’ın açıklamalarındaki belki de en önemli noktalardan biri, komplo teorilerinin giderek daha fazla kullanılmasına yönelik uyarısı.
Özellikle bir varsayımın üzerine başka bir varsayım ekleyerek sonunda kesin bir sonuca ulaşmaya çalışan argümanlara karşı çıkıyor.
Örneğin:
İsrail şantaj operasyonları yürüttüyse;
Trump hakkında bazı bilgilere sahipse;
Trump bu bilgilerin ortaya çıkmasından korkuyorsa;
bu bilgiler yeterince tehlikeliyse;
ve bu baskı Trump’ın İran’la savaşa girmesine neden olduysa;
o hâlde İsrail’in Trump’ı kontrol ettiği sonucuna varılabilir.
Ancak Finkelstein’ın işaret ettiği sorun çok açık:
Bu zincirde çok fazla “eğer” var.
Bu varsayımların her biri mantıksal olarak mümkün olabilir. Ancak mümkün olması, kanıtlanmış olduğu anlamına gelmez.
Finkelstein, Epstein hakkındaki iddialar konusunda da benzer bir yaklaşım sergiliyor. Trump ile Epstein’ın geçmişte sosyal bir ilişki içinde oldukları bilinen bir gerçek. Ancak bundan, ek kanıtlar olmadan, İsrail’in Epstein’la bağlantılı bilgiler üzerinden Trump’a baskı yaptığı sonucunu çıkarmak mümkün değil.
Bu analitik temkin önemli.
Çünkü güç mekanizmalarını gerçekten anlamak istiyorsak, bildiklerimiz, bilmediklerimiz ve yalnızca varsayabileceğimiz şeyler arasında ayrım yapmamız gerekiyor.
Finkelstein’a göre günümüz siyasi analizlerinin bir bölümünün gözden kaçırdığı nokta tam olarak bu.
Tarih, belgeler ve maddi çıkarlar yerine her şey bir komplo anlatısına dönüştürülebiliyor.
Böyle bir anlatıda İsrail, neredeyse her sorunun hazır cevabı hâline gelebiliyor.
Finkelstein ise bunun İsrail’in gerçek etkisini anlamamıza bile zarar verebileceğini savunuyor.
Çünkü İsrail’in etkisini göstermek için kanıtlanmamış iddialara ihtiyacımız yok.
Washington ile Tel Aviv arasındaki ilişkileri, ABD’nin askeri yardımlarını, diplomatik desteğini, lobi faaliyetlerini, stratejik koordinasyonu ve İsrail hükümetinin ABD’nin bölge politikasındaki rolünü belgeler ve somut kanıtlar üzerinden inceleyebiliriz.
Gerçek güç, bir efsaneye ihtiyaç duymaz.
Son Soru: Trump mı, İsrail mi, Yoksa Güç Yapısı mı?
Sonuç olarak, belki de “Trump İsrail’in kölesi mi?” sorusu sorulabilecek en doğru soru değil.
Daha doğru soru şu olabilir:
ABD başkanı olağanüstü bir güce sahip olmasına rağmen nasıl oluyor da çıkması giderek zorlaşan bir savaşa girebiliyor?
Finkelstein’ın cevabı birçok katmandan oluşuyor.
İsrail bu denklemin bir parçası.
ABD’nin stratejik çıkarları da bu denklemin bir parçası.
Washington ile Tahran arasındaki uzun süreli düşmanlık da denklemin içinde.
Trump yönetiminin karar alma mekanizması da bu tablonun bir parçası.
Ve bütün bunların merkezinde Trump’ın kendisi bulunuyor: Güç gösterisine, kişisel ihtişama ve tarihe geçecek bir miras bırakmaya büyük önem veren bir siyasi figür.
Bu çerçevede İsrail ne göz ardı edilebilir ne de her şeyin sorumlusu ilan edilebilir.
Trump bazı dönemlerde gerçekten İsrail’in baskısı altında kalmış olabilir. Netanyahu, İran’ın durumuna ilişkin aşırı iyimser bir değerlendirmeyi Trump’a kabul ettirmiş olabilir. İsrail, savaş kararının şekillenmesinde önemli bir rol oynamış olabilir.
Ancak bu ihtimalleri “Trump İsrail’in kölesidir” iddiasına dönüştürmek için daha fazla kanıta ihtiyaç var.
Finkelstein’ın analizinin komplo merkezli yorumlardan ayrıldığı nokta da tam olarak burası.
Trump’ı iradesi olmayan bir kukla olarak göstermek yerine, onu karar veren, hesap yapan, hata yapan ve şimdi kendi kararlarının sonuçlarıyla karşı karşıya olan bir aktör olarak ele alıyor.
Aslında bu bakış, Trump’a yönelik eleştiriyi daha da ciddi hâle getirebilir.
Çünkü Trump yalnızca bir kukla olarak görülürse, aldığı kararların sorumluluğu kolaylıkla başka bir aktöre yüklenebilir.
Oysa Trump, gururu, eksik bilgileri, siyasi çıkarları ve dış baskıların etkisi altında karar veren bağımsız bir aktörse, bu kararların siyasi sorumluluğu yine kendisine aittir.
Belki de bu nedenle “İsrail’in kölesi” ifadesi, ABD ile İsrail arasındaki karmaşık ilişkiyi açıklamak için yeterli değil.
Trump İsrail’den etkilenmiş olabilir; ancak etki ile kontrol aynı şey değildir.
İran savaşı da belki yabancı bir devletin emriyle hareket eden bir başkanın hikâyesinden ziyade, birbiriyle çarpışan birçok güçlü dinamiğin hikâyesidir: ABD’nin jeopolitik çıkarları, İsrail’in hedefleri, hatalı hesaplamalar, etkisiz bir karar alma mekanizması ve her şeyden önce güce ve zafere büyük önem veren bir lider.
Zafer gösterisi olması beklenen savaş, artık gücün sınırlarını test eden bir sürece dönüşmüş durumda. 18 Eylül tarihli haberler de savaşın devam ettiğini, ABD üzerindeki ekonomik baskının arttığını, enerji güzergâhlarında aksaklıklar yaşandığını ve diplomatik koşulların giderek zorlaştığını gösteriyor.
Bu koşullarda belki de asıl soru artık:
“Trump’ı kim kontrol ediyor?”
değil.
Asıl soru şu:
“Trump’ın bu savaşa girme kararının sorumlusu kim?”
Finkelstein’ın yaklaşımı açısından cevap açık: İsrail bu analizin içinde mutlaka yer almalı; ancak Trump’ın kendisi, ABD’nin çıkarları ve Washington’ın dış politika tarihi de tablonun dışında bırakılamaz.
Çünkü bu savaşı gerçekten anlamak istiyorsak, sloganların ötesine geçip güç yapısını incelememiz gerekiyor.
Ve tam da burada “Trump İsrail’in kölesi mi?” sorusu daha büyük bir soruya dönüşüyor:
ABD başkanı, artık kolayca kontrol edemeyeceği bir savaşı mı başlattı?