Soykırım Yoluyla Tehcir

Giriş: Sessizliğin Mümkün Olmadığı O An 7 Ekim 2023 birçokları için jeopolitik bir şoktu; Norman Finkelstein için ise omuzlarına binen derin bir entelektüel sorumluluk anıydı. Gazze’nin siyasi tarihini yıllarca arşivsel bir titizlikle incelemiş biri olarak, dünyanın ondan bir duruş beklediğini biliyordu. Ancak, olayın ilk saatlerinde hemen hüküm veren birçok akademisyenin aksine o, tam olarak ne söylenmesi gerektiğini anlamak için bir hafta boyunca "ter döktüğünü" ifade ediyor.

2/11/20264 min oku

Soykırım Yoluyla Tehcir

Giriş: Sessizliğin Mümkün Olmadığı O An

7 Ekim 2023 birçokları için jeopolitik bir şoktu; Norman Finkelstein için ise omuzlarına binen derin bir entelektüel sorumluluk anıydı. Gazze’nin siyasi tarihini yıllarca arşivsel bir titizlikle incelemiş biri olarak, dünyanın ondan bir duruş beklediğini biliyordu. Ancak, olayın ilk saatlerinde hemen hüküm veren birçok akademisyenin aksine o, tam olarak ne söylenmesi gerektiğini anlamak için bir hafta boyunca "ter döktüğünü" ifade ediyor.

Bu gecikme, Finkelstein’a göre siyasi bir tereddüt değil, aksine ahlaki yargıda bulunmanın ağırlığını ne kadar ciddiye aldığının bir göstergesiydi.

Birinci Bölüm: Yargı Meselesi — Neden "Gerçekler" Tek Başına Yeterli Değildir?

Finkelstein’ın en önemli iddialarından biri, gerçeklerin (faktların) kendiliğinden ahlaki bir sonuca varmadığıdır. O, dolaylı olarak siyaset felsefesindeki klasik bir tartışmaya, "olan" ile "olması gereken" arasındaki uçuruma atıfta bulunur.

Şu gerçekleri kabul eder:

* Yaklaşık 1200 kişi öldürüldü;

* Bunların yaklaşık 800’ü sivildi;

* Olay, insani açıdan korkunçtu.

Ancak sorduğu soru şudur: Bu veriler bizi otomatik olarak Hamas’ın siyasi bir mahkumiyetine mi götürür? Finkelstein, gerçek ile hüküm arasında "yargı yetisi" (faculty of judgment) denilen bir aşama olduğunu savunur; bu halka, ona göre akıl hocası Noam Chomsky’nin bile açıkça tasdik etmediği bir aşamadır. Bir başka deyişle: Bir olayı trajik olarak nitelendirmek, aynı zamanda o olayın aktörleri hakkında farklı bir siyasi yargıya sahip olmaya engel değildir.

İkinci Bölüm: Tarihsel Bir Kıyas — Nat Turner’dan Gazze’ye

Finkelstein, pozisyonunu netleştirmek için 1831’deki Nat Turner isyanına başvurur. Turner, beyaz köle sahiplerine karşı silahlı bir ayaklanma başlatan ve "tüm beyazları öldürün" emrini veren bir köleydi. Bu isyanda kadınlar ve çocuklar da öldürülmüştü.

Bugün Amerikan akademik dünyasının önemli bir kısmı, Nat Turner’ı bir direniş kahramanı olarak görür. Finkelstein şunu sorar: Eğer bir kişi kaderinin "kölelik içinde yaşamak ve ölmek" olduğu bir sistemde doğmuşsa, onun şiddet içeren isyanı tarihsel bağlamın dışında yargılanabilir mi?

Gazze’yi de bu çerçeveye oturtur:

* Kuşatma altında doğmuş bir nesil;

* Çıkış imkanı yok;

* Ekonomisi çökmüş;

* Tüm diplomatik, hukuki ve şiddet içermeyen direniş çabaları (Geri Dönüş Yürüyüşü dahil) başarısızlıkla sonuçlanmış.

Bu bağlamda Finkelstein; eylemin eleştirilebileceğini ancak "tarihsel hapis yapısını" göz önüne almadan faili mahkum etmenin bir hata olduğunu savunur.

Üçüncü Bölüm: İsrail Projesi — Tehcirden "Yaşanamaz Hale Getirmeye"

Finkelstein’ın İsrail stratejisine dair analizi çok katmanlıdır:

1. Birincil Hedef: Nüfusun Mısır’daki Sina Çölü’ne sürülmesi (tehcir). Ona göre, Mısır’ın muhalefeti nedeniyle bu seçenek başarısız oldu.

2. İkincil Hedef: Gazze’yi yaşanamaz bir yer haline getirmek. Altyapının imhası, gıda girişine yönelik tam abluka, sağlık sisteminin çökertilmesi ve konutların kitlesel olarak yerle bir edilmesi.

Ona göre nihai sonuç şudur: Gazze halkı "kalıp açlıktan ölmek" ya da "gitmek" arasında bir seçime zorlanmaktadır.

Dördüncü Bölüm: Soykırım mı yoksa Etnik Temizlik mi?

Finkelstein’ın argümanının en karmaşık kısımlarından biri hukuki analizidir. 1948 Sözleşmesi’ne göre soykırım, bir ulusal, etnik, ırksal veya dini grubu "tamamen veya kısmen yok etme kastı" gerektirir. Eleştirmenler, İsrail’in amacının Filistinlileri fiziksel olarak yok etmek değil, bölgeyi insansızlaştırmak (etnik temizlik) olduğunu savunur.

Ancak Finkelstein şunu ileri sürer: Eğer bir devlet, etnik temizlik hedefine ulaşmak için —tamamen yok etme eşiğine kadar varan— kitlesel bir fiziksel imhaya başvurmaya hazırsa, soykırım tanımındaki "kast" unsuru gerçekleşmiş demektir.

Bunu şu şekilde tanımlar: "Etnik temizliği gerçekleştirmek için bir araç olarak soykırım." Ayrıca, faillerin genellikle "ahlaki bir mazeret" aradığı tarihsel suçların aksine, mevcut kamuoyu söyleminde utanma veya gizleme çabasının yokluğuna dikkat çeker.

Beşinci Bölüm: İsrail Toplumu ve Kolektif Sorumluluk Meselesi

Finkelstein, İsrail toplumunda Gazze operasyonuna yönelik ilkeli muhalefetin sınırlı olduğunu gösteren anket verilerine atıfta bulunur. Kitlesel protestoların askeri operasyonun ahlakından ziyade, esas olarak rehinelerin akıbetine odaklandığını savunur.

Burada oldukça tartışmalı bir alana girer: Yaşananlar sadece bir hükümetin politikası mıdır, yoksa toplumsal bir mutabakatın yansıması mı? Kesin bir yanıt vermekten kaçınsa da çizdiği tablo derin bir ahlaki krize işaret eder.

Altıncı Bölüm: Çağdaş Solda Umut Krizi

Finkelstein’ın önceki kuşak solculardan en büyük farkı, "tarihsel kaçınılmazlığa" olan inançsızlığıdır. Ne Mao’nun teleolojik iyimserliğine, ne Martin Luther King’in "adalete bükülen yayına", ne de Rosa Luxemburg’un "tarihin yeraltı güçlerine" olan imanına katılır.

Açıkça şunu söyler: Gazze yok edilmiş olabilir. Tarih, tamamen silinip giden milletlerle doludur.

Peki, onu devam etmeye iten nedir? Cevabı basit ama radikaldir: "Bu dünyaya alışmak/uyum sağlamak istemiyorum." Bu duruş, tarihsel bir iyimserlik ya da siyasi bir mistisizm değil; zalimce bulduğu bir düzene iştirak etmeyi veya ona razı gelmeyi reddeden bir "negatif etik" biçimidir.

Yedinci Bölüm: Entelektüel, Veri ve Sorumluluk

Finkelstein kendisini bir medya figürü olarak görmez. Eğer bir şeyle hatırlanacaksa, bunun viral videoları veya Yahudi kimliğiyle değil, "karmaşıklıkları anlama yolundaki entelektüel çabasıyla" olmasını ister.

Şu sıfatlarla anılmayı reddeder:

* "İsrail eleştirmeni bir Yahudi"

* "Holokost mağduru bir ailenin çocuğu"

Bunun yerine, sadece muazzam bir "alın teri" dökerek gerçekleri veri yığınlarının arasından çekip çıkarmaya çalışan biri olarak görülmek ister.

Sonuç: Zafer Garantisi Olmayan Bir Etik

Finkelstein’ın pozisyonu şöyle özetlenebilir:

1. Tarihsel analizden yoksun bir ahlaki mahkumiyet eksiktir.

2. İsrail’in stratejisi, nihai hedefi etnik temizlik olsa bile, soykırımın kurucu unsurlarını barındırmaktadır.

3. Ahlaki eylem zafer inancı gerektirmez; adaletsizliğe uyum sağlamayı reddetmek yeterlidir.

O, kurtuluş vaat etmez veya "mutlaka kazanacak olan haklı davaya" olan inancını dile getirmez. Onun duruşu dini bir umuttan değil, kabul edilemez olanı normalleştirmeye yönelik kararlı bir reddedişten doğar.