Norman Finkelstein: Uluslararası Hukuk Krizi ve Gazze Sınavı

Profesör Norman Finkelstein’ın röportaj boyunca dile getirdiği temel görüşlerden biri, uluslararası hukukun yalnızca diplomatik açıklamalarda anılan, ancak siyasi çıkarlar söz konusu olduğunda uygulanmayan bir ilkeye dönüştürülmemesi gerektiğidir. Ona göre hukukun gerçek değeri, güçlü devletlerin çıkarlarıyla örtüştüğü zaman değil, tam tersine güçlü aktörleri sorumlu tutmayı gerektirdiğinde ortaya çıkar.

10/10/20269 min oku

Norman Finkelstein: Uluslararası Hukuk Krizi ve Gazze Sınavı

1. Finkelstein’ın Temel Eleştirisi: Uluslararası Hukuk Diplomatik Formalitelere İndirgenmemeli

Profesör Norman Finkelstein’ın röportaj boyunca dile getirdiği temel görüşlerden biri, uluslararası hukukun yalnızca diplomatik açıklamalarda anılan, ancak siyasi çıkarlar söz konusu olduğunda uygulanmayan bir ilkeye dönüştürülmemesi gerektiğidir. Ona göre hukukun gerçek değeri, güçlü devletlerin çıkarlarıyla örtüştüğü zaman değil, tam tersine güçlü aktörleri sorumlu tutmayı gerektirdiğinde ortaya çıkar.

Finkelstein, 17 Kasım 2025 tarihli Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararını eleştirirken, kararın Filistin meselesinin hukuki ve tarihsel arka planını yeterince yansıtmadığına dikkat çekiyor. Ona göre, Birleşmiş Milletler kararlarında geleneksel olarak yer alan tarihsel ve hukuki çerçevenin dışarıda bırakılması, Filistin sorununun onlarca yıldır şekillenen uluslararası hukuk boyutunun görünmez hâle gelmesine yol açıyor. Bu durum, özellikle Gazze’nin hukuki statüsünün belirsiz bırakılması bakımından ciddi bir sorun oluşturuyor.

Finkelstein’ın eleştirisinin merkezinde şu düşünce bulunuyor: Bir sorunun geçmişini ve hukuki temelini görmezden gelmek, o sorunu çözmek anlamına gelmez. Aksine, mevcut siyasi güç dengelerinin hukuki ilkelerin önüne geçmesine zemin hazırlayabilir. Bu nedenle uluslararası hukukun yalnızca diplomatik belgelerde var olması yeterli değildir; somut sonuçlar doğuracak biçimde uygulanması gerekir.

Bu yaklaşım, Filistin meselesini yalnızca taraflar arasında yaşanan bir siyasi anlaşmazlık olarak değil, aynı zamanda uluslararası hukukun güvenilirliği ve evrenselliği açısından bir sınav olarak ele alıyor.

2. Finkelstein Neden Hukukun Uygulanmasında Israr Ediyor?

Röportajda Finkelstein’ın üzerinde durduğu önemli noktalardan biri, İngiltere’de İşçi Partisi siyasetçisi Ed Miliband’ın uluslararası hukuka ilişkin açıklamalarıdır. Miliband, İngiltere’nin politikasının uluslararası hukuk temelinde şekilleneceğini belirtmiş; yerleşimlerin yasa dışı olduğunu ve Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024 tarihli danışma görüşünde İsrail’in Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze üzerindeki işgalinin hukuka aykırı olduğuna ilişkin değerlendirmesini kabul ettiğini ifade etmişti.

Miliband ayrıca, Uluslararası Adalet Divanı İsrail’in soykırım işlediğine hükmedene kadar bu konuda kesin bir tutum almayacağını belirtmiş ve böyle bir karar çıkması durumunda hesap verebilirliğin sağlanması gerektiğini söylemişti.

Finkelstein açısından bu tür açıklamaların önemi, yalnızca uluslararası hukuka bağlılık vurgusu yapılmasından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, bu sözlerin somut bir siyasi eyleme dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Hukuka bağlı olduğunu söyleyen bir devlet, söz konusu hukukun uygulanması gerektiğinde ne yapacaktır? Hukuka aykırı eylemler devam ettiğinde yalnızca açıklama yapmakla mı yetinecek, yoksa sonuç doğuracak adımlar mı atacaktır?

Finkelstein’ın yaklaşımı bu noktada açık bir talebe dönüşüyor: “Hukuku uygulayın.”

Ona göre, İsrail işgal altındaki topraklardan çekilme yükümlülüğünü yerine getirmeyi reddederse, bu yükümlülüğe uyana kadar yaptırımlar uygulanmalıdır. Hukukun ihlali sonuçsuz kalıyorsa, hukuka bağlılık söylemi de inandırıcılığını kaybeder.

Bu nedenle Finkelstein’ın savunduğu yaklaşım, uluslararası hukuku yalnızca ahlaki bir referans olarak kullanmakla yetinmiyor. Hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlayacak siyasi baskının ve hesap verebilirlik mekanizmalarının devreye sokulmasını talep ediyor.

3. Siyasi Fırsat: Neden Her Şeyi Karamsarlığa Teslim Etmemeliyiz?

Finkelstein’ın değerlendirmeleri yalnızca uluslararası kurumlara yönelik eleştirilerden ibaret değil. Aynı zamanda siyasi mücadele açısından hangi adımların mümkün olduğuna ve toplumsal hareketlerin nasıl bir strateji izlemesi gerektiğine de odaklanıyor.

Ona göre, mevcut güç dengelerinin adaletsiz olması, hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği anlamına gelmez. Ancak değişim ihtimali, yalnızca öfkenin dile getirilmesine veya siyasi aktörlerin açıklamalarına bel bağlanmasına bağlı değildir. Önemli olan, talepleri somutlaştırmak ve bu taleplerin yerine getirilmesi için siyasi baskı oluşturmaktır.

Finkelstein’ın yaklaşımında uluslararası hukukun uygulanmasını talep etmek, bu bakımdan önemli bir siyasi imkân sunuyor. Çünkü böyle bir talep, meseleyi yalnızca ahlaki kınama düzeyinde bırakmıyor; devletleri kendi ilan ettikleri ilkeler ve kabul ettikleri hukuki yükümlülükler karşısında hesap vermeye zorluyor.

Bu yaklaşım, siyasi mücadelenin etkili olabilmesi için taleplerin açık, anlaşılır ve uygulanabilir olması gerektiği düşüncesine dayanıyor. Bir devlet uluslararası hukuka bağlı olduğunu ilan ediyorsa, bu bağlılığın hangi somut adımlarla gösterileceği de sorulmalıdır.

Finkelstein’ın çizdiği çerçevede karamsarlığa teslim olmak, mevcut koşulların değişmez olduğunu kabul etmek anlamına gelebilir. Oysa siyasi hareketlerin görevi yalnızca adaletsizliği teşhir etmek değil, aynı zamanda adaletsizliğin sürmesini zorlaştıracak somut talepler etrafında örgütlenmektir.

4. Barış Sürecine Eleştiri: Filistinlilerin Hakları Neden Pazarlık Konusu Olmalı?

Finkelstein’ın eleştirilerinden biri de Filistin meselesinin sürekli yeni müzakereler ve barış süreçleri çerçevesinde ele alınmasına yöneliktir. Ona göre, bu yaklaşım temel bir soruyu gündeme getiriyor: Uluslararası hukuk tarafından tanınan haklar ve yükümlülükler neden sürekli yeniden müzakere edilecek konularmış gibi sunuluyor?

Finkelstein’ın yaklaşımında, hukuki yükümlülükler siyasi müzakerelerin sonucuna bağlı hâle getirilmemelidir. Eğer uluslararası hukuk belirli eylemleri yasa dışı kabul ediyorsa, bu ihlallerin sona erdirilmesi yalnızca tarafların gelecekte bir anlaşmaya varmasına bağlı olmamalıdır.

Sürekli müzakere yürütülmesi, ancak bu süreçlerin temel hukuki yükümlülüklerin uygulanmasını geciktirmesine yol açıyorsa, sorunun çözümüne katkıda bulunmak yerine mevcut durumun devamını sağlayabilir.

Buradaki temel ayrım, müzakere etmenin kendisi ile hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesini müzakereye bağlı kılmak arasındadır. Finkelstein’ın eleştirisi ikinci duruma yöneliyor. Ona göre, hukukun gerektirdiği adımların atılması için sonsuz sayıda diplomatik sürecin tamamlanmasını beklemek, hukukun bağlayıcılığını zayıflatabilir.

Bu nedenle Filistinlilerin hakları, yalnızca siyasi uzlaşmanın mümkün olduğu ölçüde tanınacak talepler olarak değerlendirilmemelidir. Hukuki yükümlülükler, siyasi çıkarların değişmesine bağlı olmayan bir bağlayıcılığa sahip olmalıdır.

5. Siyasi Sorumluluk, İfade Özgürlüğü ve Hesap Verebilirlik İhtiyacı

Finkelstein’ın röportajda ele aldığı bir diğer konu, antisemitizm suçlamalarının İsrail politikalarına yönelik eleştiriler üzerindeki etkisidir. Bu konu, ifade özgürlüğü ile ayrımcılıkla mücadele arasındaki hassas ilişkiyi gündeme getiriyor.

Finkelstein, antisemitizm iddialarının tümünün temelsiz olduğunu ileri sürmüyor. Ancak bu tür suçlamaların bazı durumlarda siyasi amaçlarla kullanılabildiğini ve İsrail’in politikalarına yönelik meşru eleştirileri bastırmak için bir araca dönüştürülebildiğini savunuyor.

Bu ayrım önemlidir. Antisemitizmle mücadele etmek ile İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmeyi engellemek aynı şey değildir. Bir söylemin gerçekten antisemitik olup olmadığı, siyasi tartışmayı sona erdirmek için kullanılan etiketlere göre değil, içeriği ve bağlamı dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Finkelstein’ın yaklaşımı, siyasi tartışmaların özgürce yürütülebilmesi gerektiğini ve güçlü siyasi aktörlerin eleştiriden muaf tutulmaması gerektiğini vurguluyor. İnsan hakları ihlalleri ve uluslararası hukuk ihlalleri hakkındaki tartışmalar, yalnızca siyasi açıdan rahatsız edici oldukları için susturulmamalıdır.

Röportajda Finkelstein, Gaza’s Gravediggers: An Inquiry into Corruption in High Places adlı kitabından da söz ediyor. Ayrıca Pramila Patten’in rolü ve Uluslararası Adalet Divanı yargıcı Julia Sebutinde hakkında eleştiriler dile getiriyor. Bu iddialar, Finkelstein’ın röportajdaki değerlendirmeleri olarak ele alınmalı; bağımsız biçimde doğrulanmış olgular olarak sunulmamalıdır.

Bu tartışmaların ortak noktası, uluslararası kurumların ve siyasi karar alıcıların yalnızca sahip oldukları konum nedeniyle eleştiriden muaf tutulamayacağı düşüncesidir. Hukukun güvenilirliği, kurumların ve kişilerin eylemlerinin sorgulanabilmesine ve gerektiğinde hesap vermelerine bağlıdır.

6. Kamuoyunun Değişimi: Küçümsenmemesi Gereken Bir Gelişme

Finkelstein, röportajda kamuoyundaki değişime de dikkat çekiyor. İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğini düşünen Amerikalı Yahudilerin oranının yüzde 30 ila 40 arasında olabileceğine ilişkin anket verilerine atıfta bulunuyor. Bu oran, onun röportajda aktardığı bir değerlendirme olarak ele alınmalı; anketin kapsamı, yöntemi ve sonuçları ayrıca doğrulanmalıdır.

Finkelstein’ın bu konuya önem vermesinin nedeni, kamuoyunun değişimini siyasi açıdan anlamlı bir gelişme olarak görmesidir. Yerleşik siyasi anlatıların sorgulanmaya başlaması, daha önce geniş kabul gören politikaların artık aynı ölçüde sorgusuz sualsiz desteklenmediğini gösterebilir.

Ancak kamuoyundaki değişim tek başına yeterli değildir. Toplumsal görüşlerin değişmesi, siyasi kararların ve devlet politikalarının da otomatik olarak değişeceği anlamına gelmez. Bu değişimin somut sonuçlar doğurabilmesi için örgütlü siyasi baskıyla ve açık taleplerle desteklenmesi gerekir.

Finkelstein’ın yaklaşımında, kamuoyundaki dönüşüm ile hukukun uygulanmasını talep eden siyasi hareketler arasında önemli bir bağ vardır. İnsanlar belirli politikaları sorgulamaya başladığında, bu sorgulamanın somut siyasi taleplere dönüşmesi mümkün hâle gelir.

Röportajda Tucker Carlson’ın programına katılmasından da söz eden Finkelstein, farklı siyasi görüşlere sahip kitlelere ulaşma konusunda istekliliğini ortaya koyuyor. Onun açısından önemli olan, farklı bir siyasi çevrede konuşmak değil, düşüncelerini sansürlenmeden ifade edebilme imkânıdır.

Bu tutum, siyasi tartışmanın farklı kitlelere ulaşmasının önemine işaret ediyor. Finkelstein’ın yaklaşımına göre, belirli görüşlerin yalnızca zaten aynı fikirde olan insanlar arasında dolaşması yeterli değildir; bu görüşlerin daha geniş bir tartışmanın parçası hâline gelebilmesi de önem taşır.

7. Mutlak Karamsarlığa Karşı Finkelstein: Öfkeden Siyasi Eyleme

Finkelstein’ın röportaj boyunca dile getirdiği görüşleri bir araya getirdiğimizde, temel mesajlarından biri daha belirgin hâle geliyor: Adaletsizliği teşhis etmek tek başına yeterli değildir; bu teşhisin somut siyasi taleplere dönüşmesi gerekir.

Uluslararası hukukun ihlal edildiğini söylemek önemlidir, ancak bununla yetinmek yeterli değildir. Hukukun uygulanmasını talep etmek, ihlallerin sona erdirilmesi için somut adımların atılmasını istemek ve sorumluların hesap vermesini savunmak gerekir.

Bu yaklaşım, siyasi mücadelenin yalnızca ahlaki öfkeye dayanamayacağı düşüncesini de içeriyor. Öfke, adaletsizliğe karşı güçlü bir tepki olabilir; fakat kalıcı siyasi sonuçlar doğurabilmesi için açık hedeflerle ve uygulanabilir taleplerle birleşmelidir.

Finkelstein’ın çizdiği çerçevede, uluslararası hukukun uygulanması talebi bu açıdan önemli bir örnektir. Çünkü bu talep, devletlerin ve uluslararası kurumların kendi ilkeleriyle tutarlı davranıp davranmadıklarını sorgulamaya imkân verir. Aynı zamanda, hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesini yalnızca gelecekteki siyasi uzlaşmalara bırakmayan bir yaklaşım sunar.

Finkelstein’ın görüşlerinin merkezinde, güçlü aktörlerin hesap verebilir olması gerektiği düşüncesi yer alıyor. Uluslararası hukuk yalnızca güçsüz devletlere veya siyasi açıdan kolay hedeflere karşı uygulanıyorsa, evrensellik iddiasını kaybeder. Hukukun gerçek sınavı, güçlü aktörlerin de aynı kurallara tabi tutulup tutulmadığıdır.

Bu nedenle siyasi hareketlerin görevi yalnızca mevcut düzeni eleştirmek değil, bu düzenin kendi ilan ettiği hukuki ilkeler doğrultusunda hareket etmesini talep etmektir.

Sonuç: Hukuku Uygulayın ve Güç Sahiplerini Hesap Vermeye Çağırın

Profesör Norman Finkelstein’ın röportajda ortaya koyduğu yaklaşımın temelinde, uluslararası hukukun siyasi çıkarların gölgesinde etkisizleştirilmesine karşı güçlü bir itiraz bulunuyor. Onun değerlendirmelerine göre, Filistin meselesi yalnızca diplomatik müzakereler veya siyasi açıklamalar üzerinden ele alınamaz. Hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesi ve ihlallerin sonuçsuz kalmaması gerekir.

Finkelstein’ın yaklaşımı, uluslararası hukukun güvenilirliğini sözlerden çok eylemler üzerinden değerlendiriyor. Bir devlet hukuka bağlı olduğunu söylüyorsa, bu bağlılığını ihlaller karşısında hangi adımları atarak gösterdiği sorulmalıdır. Hukuka aykırı uygulamalar devam ederken yalnızca kaygı belirtmek, hukukun uygulanmasıyla aynı şey değildir.

Röportajın ortaya koyduğu bir diğer önemli nokta, siyasi mücadelenin somut ve anlaşılır taleplere dayanması gerektiğidir. Hukukun uygulanmasını istemek, ihlallerin sona erdirilmesini talep etmek ve sorumluların hesap vermesini savunmak, siyasi söylemi somut bir eylem programına dönüştürebilir.

Finkelstein’ın yaklaşımında adalet, yalnızca doğru ilkeleri dile getirmekten ibaret değildir. Bu ilkelerin siyasi açıdan güçlü olanlar da dâhil olmak üzere herkes için geçerli olmasını sağlamak gerekir.

Temel mesaj şudur: Hukuku uygulayın; yalnızca güçlülerin çıkarlarına hizmet ettiği zaman değil, özellikle de bu hukukun güçlü aktörleri sorumlu tutmayı gerektirdiği zaman.