İsrail’in Şekli Hâlâ Kime Cazip Geliyor?

Profesör Norman Finkelstein’ın The Thinking Muslim programına verdiği son röportaj, yalnızca Gazze savaşı ya da Amerikan ve Avrupa kamuoyunun İsrail’e yönelik tutumundaki değişim hakkında bir söyleşi değildir. Aynı zamanda Batı toplumlarının derinliklerinde yaşanan daha kapsamlı bir krizi anlamaya yönelik bir girişimdir. Finkelstein bu söyleşide yüzeysel analizlerin ve alışılmış siyasi sloganların ötesine geçerek Filistinlilerin kaderi, ABD’deki genç kuşağın durumu, kapitalizmin krizi, İsrail’e yönelik toplumsal desteğin aşınması ve siyasi hareketlerin yapısal değişim yaratma konusundaki yetersizliği arasında bağlantı kuruyor.

10/15/202626 min oku

İsrail’in Şekli Hâlâ Kime Cazip Geliyor?

Giriş: Gazze, Dünyaya Tutulan Bir Ayna

Profesör Norman Finkelstein’ın The Thinking Muslim programına verdiği son röportaj, yalnızca Gazze savaşı ya da Amerikan ve Avrupa kamuoyunun İsrail’e yönelik tutumundaki değişim hakkında bir söyleşi değildir. Aynı zamanda Batı toplumlarının derinliklerinde yaşanan daha kapsamlı bir krizi anlamaya yönelik bir girişimdir. Finkelstein bu söyleşide yüzeysel analizlerin ve alışılmış siyasi sloganların ötesine geçerek Filistinlilerin kaderi, ABD’deki genç kuşağın durumu, kapitalizmin krizi, İsrail’e yönelik toplumsal desteğin aşınması ve siyasi hareketlerin yapısal değişim yaratma konusundaki yetersizliği arasında bağlantı kuruyor.

Onun yaklaşımını önemli kılan nokta, Gazze’yi yalnızca uzaktaki bir savaş alanı olarak değil, Batı’nın siyasi ve ahlaki düzenindeki temel çelişkilerin açığa çıktığı bir sahne olarak görmesidir. Özgürlükten, demokrasiden, insan haklarından ve hukukun üstünlüğünden söz eden bu düzen, Filistinlilerin acıları karşısında, ilan ettiği değerlerle iktidarın gerçek uygulamaları arasındaki uçurumun ne kadar derin olduğunu defalarca göstermiştir.

Finkelstein’a göre mesele yalnızca İsrail hükümetinin ne yaptığı değildir. Asıl soru, böyle bir durumun nasıl mümkün hâle geldiği, hangi güçlerin bu durumu sürdürdüğü ve özellikle Batı’daki genç kuşak başta olmak üzere dünya kamuoyunun önemli bir bölümünün İsrail hakkındaki resmî anlatıları neden artık kabul etmediğidir.

Onun temel argümanı tek bir cümleyle özetlenebilir: Gazze, devasa bir güç mekanizmasının karşısında etkili bir destekten ve açık bir gelecek umudundan yoksun bırakılan güçsüz insanların küresel sembolüne dönüşmüştür.

Finkelstein’ın Filistin üzerine yaptığı analiz, tam da bu noktada çağdaş dünyadaki iktidar yapısına yönelik daha kapsamlı bir eleştiriye dönüşmektedir.

1. İsrail’e Yönelik Tutum Değişikliği: Ahlaki Bir Dönüşüm mü, Siyasi Fırsatçılık mı?

Röportajın temel konularından biri, Tucker Carlson, Candace Owens ve Megyn Kelly gibi bazı Amerikalı sağcı isimlerin İsrail’e yönelik tutumlarını değiştirmesidir. Geçmişte İsrail politikalarını destekleyen bu isimler, bugün bazı durumlarda İsrail’i eleştiren veya Filistinlilerle dayanışmaya daha yakın duran açıklamalar yapmaktadır.

Ancak Finkelstein, bu değişimi değerlendirirken, bunu hemen derin bir ahlaki dönüşümün işareti olarak görenlerin aksine ihtiyatlı davranıyor. İki ihtimal üzerinde duruyor: Birincisi, bu değişimin siyasi inançların ve tutumların gerçekten yeniden değerlendirilmesinden kaynaklanmasıdır. İkincisi ise söz konusu isimlerin kamuoyundaki değişimi fark ederek tutumlarını toplumdaki yeni eğilimlere uyarlamalarıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir. Siyasette bir tutum değişikliği her zaman düşünsel temellerin de değiştiği anlamına gelmez. Bir siyasetçi, İsrail’e koşulsuz destek vermenin artık siyasi popülerliğini korumak açısından yararlı olmadığı sonucuna varabilir. Ancak bu, adalet anlayışının, Filistinlilerin haklarına bakışının veya işgalin niteliğine ilişkin görüşlerinin değiştiği anlamına gelmez.

Bununla birlikte Finkelstein, önemli bir başka noktaya da dikkat çekiyor: İsrail’i eleştirmeye yeni başlayan herkesi aynı düşünsel çizgide değerlendirmemek gerekir.

O, iki farklı akım arasında ayrım yapıyor. İlk akım, ezilen halklarla dayanışma geleneğinden besleniyor ve Filistin meselesine sosyal adalet ve insan hakları perspektifinden yaklaşıyor. İkinci akım ise özellikle Amerikan sağının bazı kesimlerinde görüldüğü üzere, “Önce Amerika” sloganından hareket ediyor. Bu kesimlerin İsrail politikalarına karşı çıkması, Filistinlilerle dayanışmadan ziyade Washington’ın İsrail’e verdiği desteğin Amerikan ulusal çıkarlarıyla çeliştiği düşüncesinden kaynaklanabiliyor.

Bu iki motivasyonu aynı kefeye koymak mümkün değildir.

İşgalin sona ermesini, ablukanın kaldırılmasını ve Filistinlilerin eşit haklara sahip olmasını isteyen biri, yabancı ülkelere yapılan yardımlara karşı çıkan bir Amerikan milliyetçisiyle mutlaka aynı hedefleri paylaşmaz. Hatta bu iki grup göç, azınlık hakları ve sosyal adalet gibi başka temel konularda derin görüş ayrılıklarına sahip olabilir.

Finkelstein, bu çelişkiyi açıklamak için Tucker Carlson gibi isimlerin tutumlarına dikkat çekiyor. Bu kişiler aynı anda hem Gazze’deki insanların acılarına duydukları üzüntüyü dile getirebilir hem de göçmenlerin kitlesel biçimde sınır dışı edilmesini destekleyebilir.

Buradaki temel argümanı açıktır: Adaletsiz bir politikaya karşı çıkmak, tek başına adil bir ahlaki düzeni benimsemek anlamına gelmez.

Bu nedenle İsrail’e yönelik tutum değişikliği, ancak seçim hesaplarını aşarak milliyet, din ve toplumsal konum ayrımı gözetmeksizin insanların haklarını kalıcı biçimde savunmaya dönüştüğünde temel bir anlam kazanır.

2. “Önce Amerika”: Amerika’da Gerçekten Kim Öncelikli?

Bu röportajın en çarpıcı bölümlerinden biri, Finkelstein’ın “Önce Amerika” sloganına yönelttiği eleştiridir. Kapitalizmi eleştiren bir solcu perspektiften hareketle bu sloganı sorguluyor ve şu soruyu soruyor: Amerika’nın öncelikli olması gerektiği söylendiğinde, tam olarak hangi Amerika kastediliyor?

Kirasını ödemekte zorlanan bir işçi mi? Yıllarca eğitim aldıktan sonra bile istikrarlı bir iş bulamayan bir genç mi? Nitelikli sağlık hizmetlerine erişemeyen bir aile mi? Yoksa ülkenin servetinin ve siyasi nüfuzunun önemli bir bölümünü elinde tutan milyarderler sınıfı mı?

Finkelstein, Amerikan toplumunun ortak çıkarlara sahip, homojen bir bütün olmadığına dikkat çekiyor. Sermaye sahiplerinin çıkarları, işçilerin, kiracıların ve ekonomik istikrarsızlıktan etkilenen gençlerin çıkarlarıyla zorunlu olarak örtüşmez.

Bu koşullarda “Önce Amerika” sloganı, sınıfsal farklılıkları ulusal bir kimliğin arkasına gizleyebilir. Bu slogan, insanlardan kendilerini tek bir toplumun üyeleri olarak görmelerini isterken, servet ve iktidarın gerçek dağılımı aralarında derin uçurumlar yaratmaktadır.

Finkelstein açık bir dille, ülkeyi yönetenlerin ve ekonomik sistemden kazanç sağlayanların zaten öncelikli konumda bulunduğunu söylüyor. Milyarderler sınıfına yaptığı vurgu, iktidar sahiplerinin çıkarlarının bütün toplumun çıkarlarıyla kolayca özdeşleştirilebileceği düşüncesine yöneltilmiş bir eleştiridir.

Bu analiz, Filistin meselesini de daha geniş bir çerçeveye yerleştiriyor. İsrail’e destek Amerikan dış politikasının bir parçası hâline gelmişse şu sorular sorulmalıdır: Bu politika nasıl şekillenmiştir, onu ayakta tutan çıkarlar nelerdir ve maliyeti kimler üstlenmektedir?

Bununla birlikte Finkelstein, İsrail’in Amerikan dış politikasını bütünüyle kontrol ettiği iddiasını kabul etmiyor. Böyle basitleştirici bir yaklaşımı açıkça reddediyor ve Donald Trump’ın bu konudaki politikalarını değişken ve öngörülemez olarak değerlendiriyor.

Bu tutumun önemi, Finkelstein’ın ABD’nin İsrail’e verdiği desteğe yönelik eleştirisinin komplo teorilerine değil, siyasi çıkarlara, iktidar yapılarına ve Amerikan hükümetinin sorumluluğuna odaklanmasıdır.

Bu çerçevede Finkelstein, önceliğinin Amerika, belirli bir ulus ya da belli bir siyasi kimlik değil, “acı çeken insanlık” olduğunu ifade ediyor.

Bu söz, onun yaklaşımının ahlaki özünü ortaya koyuyor: İnsanların değeri pasaportlarına, milliyetlerine veya dünya düzenindeki konumlarına bağlı olmamalıdır.

3. Gazze ve Amerikan Gençliği: Gelecek Umudu Elinden Alınan İnsanlarla Dayanışma

Amerikalı gençlerin önemli bir bölümü neden İsrail’e karşı daha eleştirel bir tutum geliştirdi? Finkelstein bu soruya, dış politika ve parti ayrılıklarının ötesine geçen bir açıklama getiriyor.

Ona göre Gazze, birçok Amerikalı genç için kendi hayatlarının bir metaforuna dönüşmüştür.

Finkelstein, Gazze’deki Filistinlileri son derece eşitsiz koşullara mahkûm edilmiş bir halk olarak tanımlıyor: Kendi kaderlerini değiştirebilecek etkili bir güce sahip olmadıklarını hisseden, önlerinde aydınlık bir gelecek bulunmayan ve devasa, görünüşte durdurulamaz bir gücün karşısında yeterli destekten yoksun bırakılan insanlar.

Finkelstein’a göre birçok Amerikalı genç, kendi yaşam koşullarıyla Filistinlilerin yaşadıkları arasında büyük farklılıklar bulunmasına rağmen ortak bir duyguyu paylaşıyor: Hayatlarını şekillendiren yapılar karşısında güçsüz kalma duygusunu.

Bu gençler barınma krizi, güvencesiz istihdam, borçlar, azalan ekonomik fırsatlar ve bağımsız bir hayat kurmanın zorluklarıyla karşı karşıya. Yıllarca eğitim görmelerine rağmen ekonomik ve toplumsal güvenceden yoksun kalabiliyorlar.

Böyle bir ortamda Gazze’den gelen görüntüleri izlemek, yabancı bir krizi seyretmenin ötesine geçebiliyor. Gençler, acıları sosyal medyada canlı biçimde görülen, ancak bu görünürlüğün şiddetin durmasını veya etkili bir koruma sağlanmasını garanti etmediği insanlarla karşılaşıyor.

Finkelstein’a göre acıların açıkça görülmesi ile bu acıları durduramama arasındaki çelişki, Filistinlilerle dayanışmanın gelişmesinde önemli bir etkendir.

Gazze, devasa bir güçle karşı karşıya kalan ancak kendilerini etkili biçimde savunma imkânından yoksun bırakılan insanların küresel sembolüne dönüşmektedir.

Bu analiz, Filistin meselesinin Batı’daki genç kuşağın bir bölümü için neden kendi ahlaki ve siyasi kimlikleriyle bağlantılı hâle geldiğini de açıklıyor. Gençler artık yalnızca kendi hükümetlerinin dış politikasını tartışmıyor; aynı zamanda içinde yaşadıkları düzenin niteliği hakkında da hüküm veriyorlar.

Kendisini insan haklarının savunucusu olarak tanımlayan bir sistem, bir halkın acıları karşısında sessiz kalabilir mi? İnsan hayatının değeri, kişinin kimliğinden bağımsız mıdır? Öyleyse hükümetlerin Filistinlilerin acılarına verdiği tepki neden başka durumlarda savundukları ilkelerle örtüşmemektedir?

Bu sorular, Filistin meselesini bölgesel bir anlaşmazlıktan çıkararak küresel düzenin ahlaki meşruiyetini sınayan bir meseleye dönüştürmüştür.

Elbette gençlerin Filistinlilerle dayanışması yalnızca kendi ekonomik sorunlarına indirgenemez. İşgale karşı çıkılması, insan haklarının savunulması, öğrenci hareketleri ve Gazze’den gelen görüntü ve haberlerle doğrudan karşılaşılması da önemli rol oynuyor. Ancak Finkelstein’ın vurguladığı nokta, Filistinlilerin acılarının, Batı’daki birçok gencin kendi geleceği konusunda da güvensizlik hissettiği toplumsal bir ortamda anlam kazanmasıdır.

4. İsrail ve Meşruiyet Krizi: Şiddetin Gerçek Görüntüsü Artık Gizlenemediğinde

Finkelstein’a göre son yıllarda yaşanan en önemli gelişmelerden biri, özellikle genç Amerikalılar arasında İsrail’in imajının değişmesidir.

On yıllar boyunca İsrail, Amerikan toplumunun bazı kesimlerinde demokratik bir müttefik ve Batılı değerlerle uyumlu bir ülke olarak tanıtıldı. Ancak Gazze savaşı, geniş çaplı yıkım görüntüleri, sivillerin yerinden edilmesi ve insani kriz, bu imajı ciddi biçimde sorgulanır hâle getirdi.

Finkelstein bu röportajda İsrail’i, şiddeti bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşen acımasız bir gücün sembolü olarak tanımlıyor.

Ona göre kamuoyunu dönüştüren şey yalnızca şiddetin yaşanması değil, aynı zamanda şiddetin görünür olması ve sonuçlarının sürekli gözlemlenebilmesidir.

Geçmişte hükümetler ve ordular, askeri operasyonlarının önemli bir bölümünü kamuoyunun gözünden uzak tutabiliyordu. Günümüzde ise cep telefonları, sosyal medya, gazetecilerin haberleri ve sağlık çalışanlarının tanıklıkları, savaşın sonuçlarının tamamen gizlenmesini zorlaştırıyor.

Bu değişim, sosyal medyada yayımlanan bütün bilgilerin doğru veya eksiksiz olduğu anlamına gelmez. Ancak hükümetlerin savaşın anlatısı üzerindeki tekelinin ciddi biçimde zayıfladığı anlamına gelir.

Böylece vatandaşlar, savaşın insani sonuçlarını anlamak için yalnızca hükümetlerin resmî açıklamalarına dayanmak zorunda kalmıyor.

ABD’nin siyasi ve askeri desteğinden yararlanan İsrail açısından bu değişimin ciddi sonuçları vardır. Sivillerin yaşadığı acılar geniş kitlelere ulaştığında, askeri politikaları yalnızca güvenlik ve meşru müdafaa gibi kavramları tekrarlayarak gerekçelendirmek giderek zorlaşır.

Finkelstein ayrıca Filistinlilerin acılarının, Gazze savaşının kendi siyasi tarihinden koparılması yerine, uzun yıllara yayılan işgal ve kendi kaderini tayin hakkından mahrum bırakılma bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Bu temel bir noktadır: Filistin’deki krizi anlamak için yalnızca savaşın başladığı güne bakıp öncesindeki tarihi görmezden gelmek mümkün değildir.

Bununla birlikte İsrail’e yönelik ciddi bir eleştiri, devlet, ordu, resmî politikalar ve sivil halk arasında ayrım yapılmasını gerektirir. Devletin ve askeri güçlerin eylemlerine ilişkin sorumluluk, bütün bir ülkenin vatandaşlarına toplu suç yüklemek yerine somut davranışlar ve kanıtlar üzerinden değerlendirilmelidir.

Finkelstein’ın argümanları, sorumluluğu taşıyan yapılara, karar vericilere ve hesap vermekten kaçınmayı mümkün kılan mekanizmalara yöneldiğinde en güçlü hâlini alır.

5. Nazizm Tartışması: Finkelstein Neden Tarihsel Sorumluluğu Vurguluyor?

Röportajın en hassas bölümlerinden biri, Finkelstein’ın Gazze’de şiddetin görünür hâle gelmesi ile Nazi Almanyası deneyimi arasında kurduğu karşılaştırmadır.

Finkelstein, Nazi Almanyası döneminde Yahudilere yönelik bazı şiddet ve zulüm biçimlerinin kamuoyunun gözleri önünde gerçekleştiğine, buna rağmen toplumun bir bölümünün bunlara olumsuz tepki gösterdiğine dikkat çekiyor. Ardından, günümüzde Gazze’ye ilişkin görüntü ve haberlerin geniş çapta yayımlanmasının, bu olaylardan haberdar olan kişilerin ahlaki ve siyasi sorumluluğunu daha da belirginleştirdiğini savunuyor.

Bu argümanın temel amacı, ona göre, şiddetin gizlenmesinin giderek zorlaştığını ve buna sessiz kalanların sorumluluğunu vurgulamaktır.

Ancak bu tartışma tarihsel açıdan dikkatli ele alınmalıdır. Holokost; sistematik soykırım, sürgün ve milyonlarca Yahudi ile diğer kurbanların öldürülmesini içeren, kendine özgü tarihsel özelliklere sahip bir olaydır. Günümüzdeki herhangi bir krizi Holokost ile karşılaştırırken tarihsel farklılıklar, yapısal koşullar ve mevcut kanıtlar dikkate alınmalıdır.

Ayrıca Alman halkının Holokost’un farklı boyutlarından ne ölçüde haberdar olduğu, Yahudilere yönelik zulme nasıl tepki verdiği ve savaşın suçların gizlenmesini ya da işlenmesini nasıl kolaylaştırdığı gibi konular karmaşıktır. Bunları Alman toplumunun tamamı hakkında tek bir genel yargıya indirgemek doğru olmaz.

Bütün bu çekincelere rağmen Finkelstein’ın temel ahlaki sorusu geçerliliğini koruyor: Sivillere yönelik şiddet geniş çapta haberleştirildiğinde, hükümetlerin ve toplumların bunun devam etmesini önlemek için ne gibi sorumlulukları vardır?

Bu soru, özellikle diplomatik nüfuza, ekonomik güce veya çatışmanın taraflarını etkileyebilecek askeri araçlara sahip ülkeler açısından önemlidir.

Yabancı devletler siyasi baskı uygulayarak, askeri iş birliğini sınırlandırarak veya uluslararası hesap verebilirlik mekanizmalarını destekleyerek bir hükümetin davranışlarını etkileyebiliyorsa, hareketsizlikleri de ahlaki ve siyasi açıdan sorgulanmalıdır.

Dolayısıyla Finkelstein’ın argümanının önemi, bilgi sahibi olmaktan ve güce sahip olmaktan kaynaklanan sorumluluğu vurgulamasında yatar. Özellikle harekete geçme imkânı da mevcutsa, bilmek yalnızca bilgi edinmekle ilgili değildir; aynı zamanda ahlaki ve siyasi bir sorumluluk doğurur.

6. Üstünlükçü İdeoloji ve Tahakkümü Meşrulaştırma Mekanizmaları

Finkelstein, röportajın başka bir bölümünde, işgal veya tahakküm altında olan toplumlara karşı uygulanan şiddetin, bu şiddeti uygulayan toplumlar tarafından nasıl meşrulaştırılabildiğini açıklamaya çalışıyor.

Üstünlükçü düşünceleri, istisnai olma duygusunu, toplumsal ve ekonomik başarıyı, ayrımcılığın normalleşmesini ve tahakkümü psikolojik olarak haklı çıkarma ihtiyacını bir arada ele alıyor.

Onun argümanına göre bir toplum veya hükümet, başka bir halkı evlerinden çıkarmak, siyasi haklarını sınırlandırmak ya da toprakları üzerinde hâkimiyet kurmak istediğinde ahlaki bir sorunla karşılaşır: Bu eylemler kişinin kendi zihninde nasıl meşru gösterilebilir?

Bu soruya tarihte verilen yanıtlardan biri, hâkimiyet altındaki nüfusun insanlıktan çıkarılmasıdır. Bir halk doğası gereği tehdit oluşturan, aşağı bir topluluk veya eşit haklara sahip olmayan bir grup olarak sunulduğunda, o halka karşı şiddet uygulamak daha kolay gerekçelendirilebilir.

Finkelstein bu mekanizmayı, sömürgecilik tarihi ve Amerika yerlilerine yönelik muameleyle de ilişkilendiriyor. Sömürgecilik tarihinde yerli halkların “vahşi” olarak tanımlanması veya egemenlik altındaki toplulukların güvenlik tehdidi olarak gösterilmesi, onların topraklarına ve haklarına el konulmasını meşrulaştırmak için defalarca kullanılmıştır.

Filistin bağlamında da siyasi dilin, medya görüntülerinin ve güvenlik merkezli anlatıların sivillere yönelik kamuoyu algısını nasıl etkilediği incelenmelidir.

Bir nüfusun tamamı, yalnızca coğrafi veya kimliksel aidiyeti nedeniyle silahlı grupların eylemlerinden sorumlu tutulabilir mi? Güvenlik kaygıları, sivillerin temel haklardan mahrum bırakılmasını meşru kılabilir mi? Bir halkın güvenliği, başka bir halkın haklarını inkâr ederek sağlanabilir mi?

Bu sorular, Filistin-İsrail çatışmasının merkezinde yer almaktadır.

Bununla birlikte üstünlükçü ideolojilerin eleştirilmesiyle bu ideolojilerin bir etnik gruba veya dine genellenmesi arasında açık bir ayrım yapılmalıdır. Yahudiler, siyasi, dini ve ahlaki görüşleri birbirinden farklı, çeşitlilik içeren bir topluluktur. Aynı şekilde bir grubun bilimsel, kültürel veya ekonomik başarıları, o grubun doğuştan üstün olduğunu kanıtlamaz; üyelerine üstünlükçü bir anlayış atfetmek için de gerekçe oluşturmaz.

Bu nedenle Finkelstein’ın argümanını daha isabetli biçimde şöyle ifade etmek mümkündür: Üstünlükçü ideoloji, hangi toplumda ortaya çıkarsa çıksın, tahakkümü ve başkalarının haklarından mahrum bırakılmasını meşrulaştıran bir araca dönüşebilir. Bununla mücadele etmenin yolu ise böyle bir anlayışı üreten ve yeniden üreten belirli düşünsel ve siyasi yapıları eleştirel biçimde incelemektir.

Bu yaklaşım, hem Finkelstein’ın eleştirisinin özünü korur hem de siyasi eleştirinin dini veya etnik kimlikler hakkında toplu yargılara dönüşmesini önler.

7. Hesap Verebilirlikten Muafiyet: Şiddetin Sürmesinde Belirleyici Etken

Finkelstein’ın bu röportajdaki en önemli argümanlarından biri, ABD’nin sağladığı desteğin İsrail’in politikalarını ciddi uluslararası maliyetlerle karşılaşmadan sürdürebileceği koşullar yaratmadaki rolüne dikkat çekmesidir.

Ona göre İsrail ciddi siyasi, diplomatik veya ekonomik sonuçlarla karşılaşsaydı, uygulamalarının kapsamı daha sınırlı olabilirdi. Finkelstein, ABD’nin desteğinin ve İsrail’in bu ülkedeki siyasi müttefiklerinin nüfuzunun mevcut durumun sürmesinde önemli rol oynadığını düşünüyor.

Bu argümanı anlamak için birkaç farklı konu arasında ayrım yapmak gerekir: ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri destek, istihbarat ve diplomasi alanındaki iş birliği, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kullanılan veto hakkı ve Amerikan siyasi toplumu içindeki görüş ayrılıkları.

Bunlar tarihsel ve siyasi kanıtlar üzerinden incelenebilecek somut mekanizmalardır. Buna karşılık ABD politikasını yabancı bir ülkenin kontrolüne bağlamak veya Amerikalı Yahudileri topluca sorumlu tutmak, analizi gerçek kurum ve kararların incelenmesinden uzaklaştırır.

Finkelstein’ın temel düşüncesini bu tür genellemelere başvurmadan da ifade etmek mümkündür: Bir devlet büyük bir gücün desteğine sahip olduğunda ve etkili yaptırımlarla karşılaşma ihtimali azaldığında, caydırıcılık ve hesap verebilirlik mekanizmaları zayıflayabilir.

Bu sorun yalnızca İsrail’e özgü değildir. Uluslararası ilişkilerde stratejik ittifaklar, güçlü devletlerin müttefiklerine karşı, rakiplerine uyguladıklarından farklı ölçütler kullanmalarına yol açabilir.

Böyle bir durum, hukukun üstünlüğü ve devletler arasında eşitlik konusundaki iddiaların inandırıcılığını sorgulanır hâle getirir.

Bir ülkenin uluslararası hukuku ihlal etmesi kınanırken, benzer veya daha ağır ihlallerde bulunan bir müttefik daha zayıf bir tepkiyle karşılaşıyorsa kamuoyunun hükümetlerin gerekçelerini ve karar alma ölçütlerini sorgulama hakkı vardır.

Gazze bağlamındaki temel soru, yabancı askeri ve diplomatik desteğin sivillerin korunmasına ve uluslararası hukuka uyulmasına ilişkin yükümlülüklerle bağdaşıp bağdaşmadığıdır.

Bu soru, kanıtlar, resmî kararlar ve hukuki yükümlülükler incelenerek cevaplanmalıdır; herhangi bir ulusun veya etnik grubun bir devletin politikalarından topluca sorumlu olduğu varsayımıyla değil.

8. Genç Kuşak ve Kapitalizm Krizi: Memnuniyetsizlik Neden Tek Başına Devrim Getirmez?

Bu röportajın daha az dikkat çeken boyutlarından biri, Finkelstein’ın ABD’deki ekonomik ve toplumsal krize ilişkin analizidir. Ona göre gençler arasında yaygın bir memnuniyetsizlik vardır, ancak bu memnuniyetsizlik zorunlu olarak yapısal değişime dönüşmez.

Finkelstein bu meseleyi açıklarken Marx’ın işçi sınıfının örgütlenmesine ilişkin teorisine başvuruyor.

Marx’ın analizini yorumlarken Finkelstein, işçilerin büyük üretim birimlerinde yoğunlaşmasının kalıcı ilişkilerin, kolektif dayanışmanın, işçi sendikalarının ve örgütlü gücün oluşması için zemin hazırladığını savunuyor. İşçiler yalnızca benzer ekonomik koşullarda bulunmuyordu; aynı çalışma ortamlarını paylaşıyor ve çıkarlarını kolektif biçimde tanımlayıp savunma imkânı buluyordu.

Finkelstein, ABD’de bu örgütlenme biçiminin ciddi ölçüde zayıfladığını ileri sürüyor. Sendikaların gücündeki gerileme, çalışma ortamlarının parçalanması ve güvencesiz istihdamın yaygınlaşması, işçilerin bireysel memnuniyetsizliklerini kolektif siyasi güce dönüştürme kapasitesini sınırlamıştır.

Bu koşullarda milyonlarca insan mevcut durumdan memnun olmayabilir; ancak bu memnuniyetsizliği tutarlı ve kalıcı bir güç olarak örgütleyemeyebilir.

Memnuniyetsizlik ile örgütlü güç arasındaki bu ayrım, Finkelstein’ın analizinin en önemli noktalarından biridir.

Bir toplum barınma krizi, ekonomik eşitsizlik, yetersiz ücretler ve iş güvencesizliği nedeniyle acı çekebilir. Ancak talepleri siyasi bir programa ve etkili bir baskıya dönüştürebilecek kurumlar olmadan köklü değişiklikler yapmak zorlaşır.

Finkelstein bu bağlamda genç kuşağa dikkat çekiyor. Ona göre bu kuşak, ekonomik açıdan parlak bir gelecek göremiyor ve yoğun umutsuzluk nedeniyle radikal protesto biçimlerine yönelebiliyor.

Hatta bazı gençlerin devrime hazır olduğundan söz ediyor. Ancak hemen ardından temel engeli vurguluyor: Yeterli kurumsal ve örgütsel gücün bulunmaması.

Bu argüman, toplumsal memnuniyetsizliğin mutlaka devrime yol açacağı şeklinde yorumlanmamalıdır. Protestolar sınırlı reformlarla, seçim sonuçlarındaki değişimlerle, hükümetlerin geri adım atmasıyla veya otoriter tepkilerle sonuçlanabilir. Sonuç; örgütlenmeye, liderliğe, kaynaklara, toplumsal ittifaklara ve siyasi koşullara bağlıdır.

Bununla birlikte Finkelstein’ın uyarısı önemini koruyor: Toplumsal öfke ne kadar yaygın olursa olsun, örgütlenmenin yerini tutamaz.

Kendi taleplerini temsil edebilecek bağımsız ve güçlü kurumlara sahip olmayan bir toplum defalarca protesto edebilir; ancak memnuniyetsizliğin kaynağı olan yapıları değiştirmeyi başaramayabilir.

9. Amerika Demokratik Sosyalistleri ve Seçim Zaferinden Sonraki Mesele

Finkelstein, Amerika Demokratik Sosyalistleri hareketini değerlendirirken ikili bir tutum sergiliyor. Bu hareketin seçim örgütlenmesindeki ilerlemesini ve nitelikli adaylar çıkarabilmesini olumlu karşılıyor; ancak yapısal değişim yaratma kapasitesine ilişkin kuşkularını da dile getiriyor.

Ona göre hareket, yetkin kişileri siyasi makamlara seçtirmeyi öğrenmiştir. Ancak seçim zaferinden sonra güç dengelerini nasıl değiştireceğini henüz açık biçimde ortaya koyamamıştır.

Bu eleştiri, seçim başarısıyla toplumsal güç arasındaki farkı öne çıkarıyor.

Seçim kazanmak reformlar için fırsatlar yaratabilir; ancak ekonomik ve siyasi yapıların ilerici bir hükümetin taleplerine boyun eğeceğini tek başına garanti etmez.

Finkelstein, bu röportaj sırasında New York Belediye Başkanı olan Zohran Mamdani’ye atıfta bulunarak ilerici bir siyasetçinin, iktidar sahipleriyle müzakere etmekle yetinmemesi ve vatandaşları örgütlü biçimde harekete geçirmeye çalışması gerektiğini söylüyor.

Ona göre New York’taki varlıklı sınıf ve ekonomik çıkar sahipleri önemli mali kaynaklara, nüfuz ağlarına ve siyasi kapasiteye sahiptir. Böyle bir ortamda örgütlü toplumsal destek olmadan kalıcı reformlar ciddi engellerle karşılaşacaktır.

Bu durum sosyal yardım programlarında da görülebilir.

Finkelstein ücretsiz otobüs uygulaması fikrini destekliyor. Ancak bu tür programların yararlı olmakla birlikte kalıcı istihdamın ve ekonomik güvencenin yerini alamayacağı konusunda da uyarıyor.

Bir kişi işsizse ve yaşam masraflarını karşılayamıyorsa ulaşım maliyetinin düşürülmesi sorunlarının bir bölümünü çözebilir; ancak temel sorun varlığını sürdürür.

Ona göre öncelik, kapsamlı kamu hizmetleri ve altyapı programları aracılığıyla yeni iş olanakları yaratmak, yıpranmış altyapıyı yenilemek ve ücretleri insanca yaşamayı mümkün kılacak seviyeye yükseltmek olmalıdır.

Bu öneriler açık bir mantığa dayanıyor: Sosyal politika yalnızca krizin sonuçlarını hafifletmekle yetinmemeli, krizi doğuran ekonomik etkenleri de ele almalıdır.

Bununla birlikte bu tür programların uygulanması finansman, devletin uygulama kapasitesi, hukuki destek ve siyasi ittifaklar gerektirir. Programların nasıl tasarlanacağı, maliyetleri ve ekonomik etkileri konusunda da ciddi görüş ayrılıkları vardır.

Finkelstein’ın eleştirisinin gücü, bütün çözümleri önceden belirlemiş olmasında değil, her ilerici hareketin cevaplaması gereken bir soruyu gündeme getirmesindedir: Seçim zaferinden sonra vaatleri gerçekleştirmek için gereken toplumsal güç nasıl korunabilir?

10. Britanya ve Uluslararası Hukuk: Hükümetin Tutum Değişikliği Neden Önemli?

Röportajın başka bir bölümü, Britanya’nın İsrail ve Filistin konusundaki politikasında yaşanan gelişmelere ayrılıyor. Finkelstein, Britanya hükümetinin İsrail yerleşimleri, yerleşimci şiddeti ve Uluslararası Adalet Divanı’nın işgal altındaki Filistin topraklarına ilişkin görüşü konusundaki tutum değişikliğini önemli buluyor.

Özellikle Britanya’nın politikasını uluslararası hukukla uyumlu hâle getireceğini açıklamasının, bu taahhüdün gerçek sonuçlarını kabul etmek anlamına gelmesi durumunda siyasi bir dönüm noktası olabileceğini vurguluyor.

Bu tutumun önemini anlamak için bir eylemi kınamakla o eyleme ilişkin hukuki yükümlülüklerin sonuçlarını kabul etmek arasındaki farka dikkat etmek gerekir.

İsrail’in işgal altındaki topraklarda yerleşim kurmasının hukuka aykırı olduğu, yıllardır uluslararası kurumların açıklamalarında dile getirilmektedir. Ancak bir hukuki görüşü tekrarlamakla onu etkili biçimde uygulamak aynı şey değildir.

Finkelstein’a göre siyasi önem, Batılı bir hükümetin yalnızca yerleşim faaliyetlerini kınamasıyla değil, Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki devam eden varlığının hukuka aykırı olduğuna ilişkin görüşünü açıkça kabul etmesiyle ortaya çıkar.

Uluslararası Adalet Divanı, 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünde İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki devam eden varlığının hukuka aykırı olduğunu ve İsrail’in bu varlığa mümkün olan en kısa sürede son vermekle yükümlü bulunduğunu belirtti. Bu danışma görüşü, İsrail’in diğer yükümlülüklerinin yanı sıra incelenen hukuka aykırı durumla bağlantılı olarak üçüncü devletlerin sorumluluklarına da değindi.

Finkelstein açısından bu çerçevenin kabul edilmesi, Filistin’in geleceğini eşit olmayan taraflar arasında sonu gelmeyen müzakerelerin konusu olarak gören yaklaşımdan uzaklaşmak anlamına gelebilir.

Onun argümanı, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı da dâhil olmak üzere temel haklarının, siyasi müzakereler sırasında kendilerine tanınacak veya kendilerinden esirgenecek bir ayrıcalığa dönüştürülmemesi gerektiğidir.

Bu önemli bir noktadır. Siyasi müzakereler uygulanabilir düzenlemelere ulaşmak için gerekli olabilir; ancak kendi kaderini tayin hakkı veya yerleşim faaliyetlerinin hukuka aykırılığı yalnızca pazarlık konusu yapılabilecek meseleler olarak ele alınamaz.

Bununla birlikte Britanya’daki siyasi gelişmeleri doğru değerlendirmek için hükümet yetkililerinin açıklamaları, somut uygulamalar, hukuki yükümlülükler ve politikaların fiilen ne ölçüde hayata geçirildiği birbirinden ayrılmalıdır. Ayrıca Uluslararası Adalet Divanı’nın danışma görüşü, iki devlet arasındaki çekişmeli bir davada verilen bağlayıcı kararla aynı değildir; ancak önemli hukuki ve siyasi sonuçlar taşır.

Finkelstein’ın argümanının değeri, dikkati açıklamaların üslubundan onların somut sonuçlarına yöneltmesidir.

Bir devlet dış politikasını uluslararası hukuka uygun hâle getireceğini açıklıyorsa bu taahhüdün askeri ilişkilerde, ticarette, yaptırımlarda, diplomaside ve hesap verebilirlik mekanizmalarına verilen destekte nasıl karşılık bulduğu sorulmalıdır.

11. Soykırım ve Kamuoyu Baskısı: Hükümetler Neden Birdenbire Tutum Değiştirir?

Finkelstein, Britanya’ya ilişkin bölümde savaş karşıtı hareketlerin ve kamuoyu baskısının siyasi tutumların değişmesindeki rolünü öne çıkarıyor.

Ona göre aktivistlerin uzun süreli örgütlenmesi, kitlesel protestolar ve siyasi baskı olmasaydı bazı resmî tutumların bu kadar hızlı değişmesi pek olası değildi.

Bu analiz, demokratik siyasetin bilinen ilkelerinden biriyle uyumludur: Hükümetler yalnızca liderlerinin ahlaki inançlarına göre hareket etmez. Seçmen baskısına, parti rekabetine, medya gelişmelerine ve aldıkları kararların siyasi maliyetlerine de tepki verirler.

Finkelstein bu açıdan tutum değişikliğini iki etkenin etkileşiminin sonucu olarak değerlendiriyor: Birincisi, Gazze’deki insani felaketin boyutlarının görünür hâle gelmesi; ikincisi ise Filistin meselesinin siyasi gündemden silinmesine izin vermeyen örgütlü halk hareketlerinin faaliyetleri.

Ayrıca Finkelstein önemli bir ahlaki noktaya dikkat çekiyor: Soykırım hakkında, sanki bir insani felaketten kolayca siyasi bir kazanım çıkarılabilirmiş gibi konuşulmamalıdır.

Ona göre hiçbir olumlu gelişme, kurbanların acılarını haklı çıkaramaz veya bu acılara telafi edici bir anlam yükleyemez.

Bu ayrım önemlidir. Bir insani felaket önemli siyasi sonuçlar doğurabilir; ancak bu sonuçlar felaketi meşrulaştırmaz ve sorumluların yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.

Ayrıca soykırım teriminin belirli bir hukuki anlamı vardır. Bir devletin bu suçtan hukuken sorumlu olduğuna ilişkin nihai değerlendirme, yasal unsurların ve ilgili kanıtların incelenmesini gerektirir. Bu nedenle terimin ahlaki ve siyasi kullanımıyla hukuki değerlendirmeler ve bir yargı merciinin nihai kararı arasında ayrım yapılmalıdır.

Bu çekinceye rağmen Finkelstein’ın kamuoyu baskısının rolüne ilişkin temel argümanı önemini koruyor: Vatandaşlar protestolar, örgütlenme, medya faaliyetleri ve demokratik katılım yoluyla bir insani krizin unutulmasına izin vermediklerinde hükümetler daha ciddi siyasi maliyetlerle karşılaşır.

Bu nedenle Finkelstein, siyasi açıklamaların toplumun sürekli baskısı olmadan gerçek bir değişimi garanti etmediği sonucuna varıyor.

12. Kültür, Sanat ve Ahlaki Sorumluluk: Gazze Karşısında Tarafsız Kalmak Mümkün mü?

Röportajın son bölümünde tartışma, Ed Sheeran gibi kültür ve sanat dünyasından isimlerin tutumlarına ve sanatsal etkinlikler ile performanslar etrafındaki anlaşmazlıklara uzanıyor.

Finkelstein bu bölümde çağdaş kültür dünyasında sık sık gündeme gelen bir soruna dikkat çekiyor: Sanat siyasetten tamamen ayrılabilir mi? Eğer ayrılabilirse bu ilke, siyasi görüşleri ne olursa olsun bütün sanatçılara aynı biçimde uygulanmalı mıdır?

Sanatçılara yönelik tutumlarda ortaya çıkabilecek çelişkiye işaret ediyor. Bazen sanatın, sanatçının siyasi görüşlerinden bağımsız değerlendirilmesi gerektiği söyleniyor. Ancak başka durumlarda sanatçının siyasi veya ahlaki açıklamaları, onun bir etkinlikte sahne almasının, ödül kazanmasının ya da kamuoyu önünde söz söylemesinin engellenmesinde belirleyici hâle geliyor.

Finkelstein, bir ilkenin yalnızca sevdiğimiz kişilerin yararına olduğunda benimsenemeyeceğini, sonuçları hoşumuza gitmediğinde ise terk edilemeyeceğini savunuyor.

Bu argüman, ahlaki ölçütlerin tutarlı uygulanması sorununu gündeme getiriyor.

Sanatçıların siyasi görüşleri nedeniyle performans sergilemekten alıkonulmaması gerektiğini düşünen biri, aynı ilkeyi karşı çıktığı sanatçılar için de ciddiyetle uygulamalıdır.

Buna karşılık toplum, özellikle şiddeti destekleyen veya nefret söylemi içeren bazı siyasi tutumların kamusal platformlarda ahlaki sınırlamalar gerektirebileceğini düşünüyorsa, ölçütlerini açık ve adil biçimde tanımlamalıdır.

Elbette bir eseri yasal olarak icra etme hakkı, ödül alma hakkı, etkinlik düzenleyicilerinin tercihleri ve bir sanatçının ahlaki sorumluluğu arasında fark vardır. Bu konular tek bir genel yargı içinde birleştirilmemelidir.

Finkelstein bu tartışmada mutlak ve basitleştirici bir tutum sergilemiyor. Suçları veya şiddeti desteklemiş bir sanatçının onurlandırılması konusunda karar vermenin zor olabileceğini kabul ediyor. Ancak her ölçütün tutarlı biçimde uygulanması gerektiğini savunuyor.

Bu ilke Filistin meselesi açısından da önemlidir. Dünya kamuoyu şiddetin bazı kurbanlarına empati gösterirken diğerlerinin acılarını siyasi kaygılar nedeniyle görmezden geliyorsa bu farklılığın ahlaki temelini açıklamak zorundadır.

Buradaki temel mesele, bütün sanatçıları belirli bir siyasi tutumu benimsemeye zorlamak değil; çifte standartlardan kaçınmak ve dürüst bir ahlaki tartışmaya imkân tanımaktır.

Sonuç: Filistin’le Dayanışmadan Adalet İçin Örgütlenmeye

Norman Finkelstein’ın röportajı, Filistin krizinin dış politika meselelerinin ötesine geçerek adalet, iktidar, ekonomi ve ahlaki sorumlulukla ilgili temel sorularla iç içe geçtiği bir dünya tablosu sunuyor.

Finkelstein analizinde birkaç temel noktayı birbirine bağlıyor: Kamuoyunun İsrail’e yönelik tutumundaki değişim, ABD’deki genç kuşağın hoşnutsuzluğu, seçim siyasetinin sınırları, işçi sendikalarının zayıflaması, uluslararası hukukun önemi ve hükümet politikalarını değiştirmede örgütlü halk baskısının rolü.

Bu röportajın ilk mesajı, siyasi tutum değişikliğinin arkasındaki motivasyonlar incelenmeden bunun ahlaki bir dönüşüm olarak değerlendirilmemesi gerektiğidir. İsrail’e karşı çıkmak, Filistinlilerle dayanışmadan da milliyetçi veya partizan hesaplardan da kaynaklanabilir. Bu motivasyonlar arasındaki fark, siyasetin geleceğini belirlemek açısından önemlidir.

İkinci mesaj, birleştirici ancak belirsiz sloganların ötesine geçme gerekliliğidir. “Önce Amerika” gibi kavramlar, hangi toplumsal grupların çıkarlarını temsil ettikleri açıkça ortaya konduğunda anlam kazanır. Halkın büyük bölümü ekonomik güvensizlik yaşıyorsa yalnızca ulusal kimliği vurgulayarak sınıfsal çelişkileri görmezden gelmek mümkün değildir.

Üçüncü mesaj, genç kuşağın deneyiminin önemidir. Finkelstein’a göre Filistinlilerle dayanışma, kısmen güçsüzlük ve umutsuzluk deneyiminin tanınmasından kaynaklanıyor. Birçok genç kendi yaşamında da benzer duygularla karşılaşıyor. Bu dayanışma, bütün insanların eşit haklarını kalıcı biçimde savunmaya dönüştüğü takdirde daha geniş bir toplumsal birlikteliğin temelini oluşturabilir.

Dördüncü mesaj, hesap verebilirliğin ve uluslararası hukukun önemidir. Hükümetler ilan ettikleri ilkelere gerçekten bağlıysa bunları uygulamada da hayata geçirmelidir. Sivillere yönelik hak ihlallerini önlemek için etkili adımlar atmadan yalnızca şiddeti sözlü olarak kınamak, siyasi ve hukuki sorumluluğun yerini tutamaz.

Son olarak, bu röportajın belki de en önemli noktası Finkelstein’ın örgütlenme konusundaki değerlendirmesidir.

O, toplumsal memnuniyetsizlik ile değişim yaratma kapasitesi arasında haklı olarak ayrım yapıyor. İnsanlar mevcut durumdan öfkeli olabilir; ancak bu öfke kalıcı kurumlara, bağımsız örgütlere, açık siyasi programlara ve kolektif güce dönüşmezse mevcut yapılar varlığını sürdürmeye devam edebilir.

Bu uyarı Filistin hareketi için de geçerlidir. Görüntülerin yayılması, ahlaki öfkenin dile getirilmesi, sokak gösterileri ve kamuoyu algısındaki değişim önemlidir. Ancak bunların kalıcı siyasi sonuçlara dönüşmesi için örgütlenme, süreklilik ve kararlı bir takip gerekir.

Bu açıdan Filistin’i savunmak, yalnızca baskı altındaki bir halkı savunmak değildir. Aynı zamanda adalet, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi ilkelerin çağdaş dünyada gerçekten evrensel olup olmadığını veya egemen güçlerin çıkarlarıyla çatıştıkları noktaya kadar mı geçerli sayıldıklarını sınayan bir meseledir.

Finkelstein, ABD dış politikasını, bu ülkenin ekonomik yapısını ve Batılı hükümetlerin davranışlarını eleştirerek Gazze krizinin daha geniş iktidar ilişkilerinden bağımsız biçimde anlaşılamayacağını göstermeye çalışıyor. Bununla birlikte onun argümanlarının ahlaki değeri, adalet ölçütünün kurbanın veya failin kimliğine bakılmaksızın eşit biçimde uygulanmasıyla daha da belirginleşiyor.

Filistinlilerin acıları, Yahudilere yönelik ayrımcılığı meşrulaştırmak için bir araca dönüştürülmemelidir. Aynı şekilde antisemitizmle mücadele de Filistinlilerin haklarını görmezden gelmenin bahanesi olmamalıdır. Hiçbir halk veya dinî topluluk, bir devletin eylemlerinden topluca sorumlu tutulamaz. Aynı şekilde hiçbir devlet de siyasi ittifakları nedeniyle hesap vermekten muaf tutulmamalıdır.

Sonuç olarak bu söyleşinin temel mesajı açıktır: Gerçek değişim yalnızca siyasi aktörlerin değişmesiyle, seçim zaferleriyle veya geçici toplumsal öfke dalgalarıyla sağlanamaz. Kalıcı değişim, ahlaki farkındalığın örgütlü toplumsal güce dönüştüğü ve hukuki ilkelerin slogan düzeyinden çıkarılarak uygulamaya geçirildiği zaman mümkün olur.

Gazze dünyayı zor bir soruyla karşı karşıya bırakmıştır: İnsanların acıları gözler önündeyken ve siyasi açıdan etkili olabilecek araçlar mevcutken bizim sorumluluğumuz nedir?

Finkelstein’ın cevabı; insani dayanışmayı savunmakta, hesap verebilirlikten muafiyetle mücadele etmekte ve değişim için örgütlenmenin gerekliliğinde aranabilir. Bu cevap, nihayetinde Filistin’in sınırlarını aşarak bütün dünyada adaletin geleceğine ilişkin bir soruya dönüşmektedir.