Hamas 7 Ekim’de Neden İsrail’e Saldırdı?

Profesör John Mearsheimer’ın Bakış Açısıyla 7 Ekim Saldırısının Tarihsel ve Siyasi Kökenlerinin İncelenmesi 7 Ekim 2023’te yaşanan olaylar, uluslararası siyasetin en tartışmalı konularından biri hâline geldi. Ancak bu olayların ardından yürütülen tartışmalarda, çoğu zaman temel bir soru göz ardı edildi: Hamas neden böyle bir saldırı gerçekleştirdi? Profesör John Mearsheimer’a göre, bu soruya yanıt verebilmek için yalnızca 7 Ekim günü yaşananlara odaklanmak yeterli değildir. Aynı zamanda Filistinlilerin onlarca yıldır içinde bulunduğu tarihsel ve siyasi koşulları da anlamak gerekir.

10/15/20265 min oku

Hamas 7 Ekim’de Neden İsrail’e Saldırdı?

Profesör John Mearsheimer’ın Bakış Açısıyla 7 Ekim Saldırısının Tarihsel ve Siyasi Kökenlerinin İncelenmesi

1. Giriş: 7 Ekim’in Ardındaki Temel Soru

7 Ekim 2023’te yaşanan olaylar, uluslararası siyasetin en tartışmalı konularından biri hâline geldi. Ancak bu olayların ardından yürütülen tartışmalarda, çoğu zaman temel bir soru göz ardı edildi: Hamas neden böyle bir saldırı gerçekleştirdi? Profesör John Mearsheimer’a göre, bu soruya yanıt verebilmek için yalnızca 7 Ekim günü yaşananlara odaklanmak yeterli değildir. Aynı zamanda Filistinlilerin onlarca yıldır içinde bulunduğu tarihsel ve siyasi koşulları da anlamak gerekir.

Mearsheimer, İsrail’in ve Batılı ülkelerin Hamas’ı Nazilerle özdeşleştiren söylemlerini eleştirerek, bu tür karşılaştırmaların olayların tarihsel arka planını anlamayı zorlaştırdığını savunuyor. Ona göre, 7 Ekim’i yalnızca ani ve sebepsiz bir şiddet eylemi olarak değerlendirmek, Filistin meselesinin temelinde yatan tarihsel gerçekleri göz ardı etmek anlamına geliyor.

2. İsrail’in Kuruluşu ve Filistinlilerin Yerinden Edilmesi

Mearsheimer’ın analizinin başlangıç noktası, İsrail devletinin kuruluş süreci ve bu sürecin Filistin halkı açısından doğurduğu sonuçlardır. Konuşmasında aktardığı verilere göre, 1900 yılı civarında bölge nüfusunun yaklaşık yüzde 96’sını Araplar ve Filistinliler oluşturuyordu. 1947 yılına gelindiğinde ise Filistinliler hâlâ nüfusun yaklaşık yüzde 70’ini oluşturuyordu. Buna karşılık, Yahudilerin ve Siyonist hareketin sahip olduğu toprakların oranı yalnızca yüzde 6,6 civarındaydı.

Mearsheimer’a göre bu veriler, İsrail’in kuruluş sürecinin yalnızca bir devletin ortaya çıkışı olarak ele alınamayacağını gösteriyor. Bu süreç, aynı zamanda Filistinlilerin yaşadıkları topraklar üzerindeki hakları ve geleceği açısından da değerlendirilmelidir.

Siyonist hareketin önde gelen isimlerinin açıklamaları da bu tarihsel çerçevede önem taşıyor. Vladimir Jabotinsky’nin ortaya koyduğu “Demir Duvar” yaklaşımı, Filistinli Arapların direnişinin ancak karşı konulamaz bir güçle karşılaştıklarında kırılabileceği düşüncesine dayanıyordu. David Ben-Gurion’a atfedilen “Araplar neden barış yapsın?” ve “Buraya geldik ve onların ülkesini çaldık” ifadeleri de bu tartışmanın merkezinde yer alıyor.

Mearsheimer’ın yaklaşımına göre, bu tür açıklamalar, Filistin meselesinin tarihsel kökenlerini ve taraflar arasındaki güç ilişkilerini anlamak açısından önemlidir.

3. Sürgün, İşgal ve Kontrol Politikaları

1948’de İsrail’in kuruluşuyla birlikte yüz binlerce Filistinli yaşadığı topraklardan sürüldü ya da kaçmak zorunda kaldı. Mearsheimer’ın konuşmasında aktarılan tahminlere göre, bu dönemde yaklaşık 700 bin ila 750 bin Filistinli yerinden edildi. Filistinlilerin Nakba olarak adlandırdığı bu süreç, sonraki yıllarda yaşanan çatışmaların tarihsel arka planını oluşturan temel olaylardan biridir.

Mearsheimer, İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarını değerlendirirken, yalnızca toprakların kontrolüne değil, Filistinlilerin siyasi ve toplumsal yaşamlarının nasıl sınırlandırıldığına da dikkat çekiyor. “Büyük İsrail” düşüncesi ve Filistinlilerin belirli bölgelerde, birbirinden kopuk alanlarda yaşamaya zorlanması, bu tartışmanın önemli başlıkları arasında yer alıyor.

Ona göre, iki devletli çözüm önerisi de mevcut güç dengeleri ve sahadaki koşullar dikkate alınmadan değerlendirilemez. Filistinlilerin toprakları üzerindeki kontrolün giderek sınırlanması ve yerleşimlerin genişlemesi, bağımsız ve yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulmasını zorlaştıran temel sorunlar arasındadır.

4. Gazze Ablukası ve Tekrarlanan Askerî Operasyonlar

Mearsheimer’ın analizinde Gazze, Filistin meselesinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. İsrail 2005’te Gazze’deki yerleşimlerini ve askerlerini geri çekti. Ancak 2007’de Hamas’ın Gazze’de kontrolü ele geçirmesinin ardından bölgeye yönelik abluka ağırlaştı.

Gazze’deki koşulları ele alan Mearsheimer, bölgenin uzun yıllar boyunca ağır kısıtlamalar ve tekrarlanan askerî operasyonlarla karşı karşıya kaldığını vurguluyor. Hamas’ın kurucularından Ahmed Yasin’in öldürülmesi ve İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonları da bu tarihsel sürecin bir parçası olarak değerlendiriliyor.

İsrail’in Gazze’deki askerî yaklaşımı, zaman zaman “çimleri biçmek” (mowing the lawn) şeklinde ifade edildi. Bu benzetme, Hamas’ın askerî kapasitesini belirli aralıklarla zayıflatmayı amaçlayan, ancak çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan operasyonları tanımlamak için kullanılıyor.

Mearsheimer’ın konuşmasında aktardığı rakamlara göre, 2008-2009’daki Dökme Kurşun Operasyonu sırasında 1.391 Filistinli hayatını kaybetti. 2014’teki Koruyucu Hat Operasyonu’nda ise Filistinli can kaybı 2.251’e ulaştı. Bu rakamlar, 7 Ekim’de öldürülen yaklaşık 1.100 İsrailliyle birlikte ele alındığında, çatışmanın farklı dönemlerinde yaşanan can kayıplarının boyutunu ortaya koyuyor.

Mearsheimer’a göre, bu olayların tarihsel bağlamından koparılması, Gazze’de yıllar boyunca biriken öfkenin ve çatışmanın nedenlerinin anlaşılmasını engelliyor.

5. 7 Ekim: Tarihsel Bağlam ve Direniş Meselesi

Mearsheimer’ın temel argümanlarından biri, 7 Ekim saldırısının tarihsel ve siyasi koşullardan bağımsız biçimde ele alınamayacağıdır. Ona göre, Filistinlilerin uzun yıllardır yaşadığı işgal, abluka, yerinden edilme ve siyasi haklardan mahrum bırakılma koşulları, bu olayın arka planını anlamak açısından önemlidir.

Bu bağlamda, Profesör Norman Finkelstein’ın Filistinlilerin içinde bulunduğu koşulları bir “köle isyanı” ya da “toplama kampından kaçış” benzetmesiyle açıklaması da dikkat çekiyor. Bu benzetme, Filistinlilerin yaşadığı koşulların ve direnişin ortaya çıktığı ortamın anlaşılmasına yönelik bir çerçeve sunuyor.

Ancak tarihsel bağlamı anlamak ile sivillere yönelik şiddeti değerlendirmek aynı şey değildir. Mearsheimer’ın yaklaşımında, bir olayın nedenlerini incelemek, o olay sırasında sivillere karşı gerçekleştirilen eylemlerin ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulmasını engellemez. Buradaki temel mesele, 7 Ekim’de yaşananları tartışırken Filistinlilerin geçmişte yaşadıklarını ve içinde bulundukları koşulları da göz ardı etmemektir.

Mearsheimer, uluslararası hukuka ilişkin değerlendirmelerde de tarihsel bağlamın önemine dikkat çekiyor. Ona göre, Filistin meselesi yalnızca İsrail’in güvenliği üzerinden ele alınmamalı; Filistinlilerin hakları, yaşadıkları koşullar ve kendi kaderlerini tayin etme talepleri de tartışmanın merkezinde yer almalıdır.

6. Sonuç: Şiddetin Köklerini Anlamak

Profesör John Mearsheimer’ın yaklaşımına göre, 7 Ekim saldırısını anlamak için yalnızca saldırının gerçekleştiği güne bakmak yeterli değildir. İsrail’in kuruluş süreci, Filistinlilerin kitlesel olarak yerinden edilmesi, işgal, Gazze ablukası ve yıllar boyunca tekrarlanan askerî operasyonlar, olayların tarihsel arka planını oluşturan temel unsurlardır.

Bu tarihsel gerçekleri incelemek, 7 Ekim’de yaşananları otomatik olarak haklı çıkarmak anlamına gelmez. Aksine, bir çatışmanın nedenlerini anlamak ve gelecekte benzer olayların önüne geçebilmek için gerekli bir adımdır.

Mearsheimer’ın temel mesajı şudur: Filistin meselesi, yalnızca belirli bir gün yaşanan şiddet üzerinden değerlendirilemez. On yıllar boyunca biriken tarihsel sorunlar, güç eşitsizlikleri ve siyasi koşullar hesaba katılmadan yapılan analizler eksik kalacaktır. Kalıcı bir çözüm arayışı, ancak bu gerçeklerle yüzleşmek ve çatışmanın kökenlerini dürüstçe incelemekle mümkün olabilir.