GAZZE’DE SOYKIRIM

Norman Finkelstein’ın Gazze’de yaşananlara ilişkin değerlendirmelerinin merkezinde, yalnızca siyasi bir analiz değil, aynı zamanda temel bir ahlaki ilke yer alıyor: “Bir daha asla” yalnızca Yahudiler için değil, herkes için geçerli olmalıdır. Finkelstein’ın bu konudaki yaklaşımını anlamak için ailesinin tarihini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Her iki ebeveyni de Varşova Gettosu’nda bulunmuş, ardından Nazi toplama kamplarına sürgün edilmişti. Babası Auschwitz’e gönderilmiş, annesi ise zorunlu çalışma kamplarında tutulmuştu. Ailesinin hem anne hem de baba tarafından neredeyse tamamı Holokost’ta hayatını kaybetti.

10/15/202612 min oku

GAZZE’DE SOYKIRIM

Norman Finkelstein ve Dünyanın Ahlaki Standartlarının Çöküşü

Giriş: “Bir Daha Asla” Herkes İçin Geçerli Olmalı

Norman Finkelstein’ın Gazze’de yaşananlara ilişkin değerlendirmelerinin merkezinde, yalnızca siyasi bir analiz değil, aynı zamanda temel bir ahlaki ilke yer alıyor: “Bir daha asla” yalnızca Yahudiler için değil, herkes için geçerli olmalıdır.

Finkelstein’ın bu konudaki yaklaşımını anlamak için ailesinin tarihini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Her iki ebeveyni de Varşova Gettosu’nda bulunmuş, ardından Nazi toplama kamplarına sürgün edilmişti. Babası Auschwitz’e gönderilmiş, annesi ise zorunlu çalışma kamplarında tutulmuştu. Ailesinin hem anne hem de baba tarafından neredeyse tamamı Holokost’ta hayatını kaybetti.

Böyle bir aile geçmişine sahip olan Finkelstein için Holokost’un anlamı, belirli bir halkın yaşadığı tarihsel acının ötesine geçiyor. Ona göre bu trajediden çıkarılması gereken temel ders, hiçbir insanın ve hiçbir halkın benzer bir zulme maruz bırakılmamasıdır.

Bu nedenle Finkelstein, Gazze’de yaşananları değerlendirirken evrensel bir ahlaki ölçütü esas alıyor. Ona göre geçmişte yaşanan büyük bir felaketin hatırası, günümüzde başka insanların çektiği acılara karşı sessiz kalmanın gerekçesi olamaz. Aksine, bu tarihsel hafıza, zulme uğrayan herkesin yanında durmayı gerektirir.

Gazze meselesi bu açıdan yalnızca İsrail ile Filistinliler arasındaki bir çatışma değildir. Aynı zamanda uluslararası toplumun insan hakları, adalet ve insan hayatının değeri konusundaki ilkelerine ne ölçüde bağlı kaldığını gösteren bir sınavdır.

1. Gazze’nin Yıkımı: Bir Savaştan Daha Fazlası

Finkelstein, Gazze’de yaşananları sıradan bir savaş olarak tanımlamayı reddediyor. Ona göre mesele, iki tarafın karşı karşıya geldiği askerî bir çatışmanın çok ötesine geçerek bir toplumun yaşam koşullarının sistematik biçimde yok edilmesi noktasına ulaşmıştır.

Röportajda Finkelstein, okulların yüzde 97’sinin, ekonomik altyapının yüzde 92’sinin ve hastanelerin yaklaşık üçte ikisinin yıkıldığını belirtiyor. Bu rakamları, Gazze’deki yıkımın boyutunu ve sivil yaşamın temel unsurlarının nasıl zarar gördüğünü göstermek için kullanıyor.

Bu değerlendirmede önemli olan yalnızca yıkılan binaların sayısı değildir. Okulların, hastanelerin, ekonomik altyapının ve insanların günlük yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayan sistemlerin tahrip edilmesi, bir toplumun geleceğini de tehdit eder. Eğitim, sağlık, barınma ve geçim kaynakları ortadan kalktığında, bunun sonuçları saldırıların sona ermesinden sonra da uzun yıllar boyunca devam edebilir.

Finkelstein’ın yaklaşımında uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerinden biri olan siviller ile askerî hedefler arasındaki ayrım da önemli bir yer tutuyor. Sivillerin korunması ve askerî hedeflerle sivil altyapı arasındaki ayrımın gözetilmesi, savaş hukukunun temel yükümlülükleri arasındadır.

Bununla birlikte, bir bölgedeki yıkımın boyutunu ortaya koymak ile hukuken soykırım suçunun işlendiğini kanıtlamak aynı şey değildir. Soykırım suçunun hukuki açıdan tespit edilebilmesi için yasaklanmış fiillerin yanı sıra, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu tamamen ya da kısmen yok etme özel kastının da değerlendirilmesi gerekir.

Finkelstein’ın temel iddiası, Gazze’deki yıkımın ölçeğinin ve sivil yaşam üzerindeki etkilerinin son derece ciddi bir hukuki ve ahlaki incelemeyi zorunlu kıldığıdır. Ona göre bu tabloyu yalnızca askerî operasyonların doğal bir sonucu olarak görmek, yaşananların gerçek boyutunu gözden kaçırmak anlamına gelir.

2. Sorumluluk Yalnızca Netanyahu’ya mı Ait?

Finkelstein’ın en tartışmalı değerlendirmelerinden biri, Gazze’de izlenen politikalardan doğan sorumluluğun yalnızca Başbakan Binyamin Netanyahu’ya veya belirli bir sağcı hükûmete yüklenemeyeceği yönündeki görüşüdür.

Finkelstein, röportajında İsrail toplumunun geniş kesimlerinin Gazze’ye yönelik politikalara destek verdiğini ileri sürüyor. Bu nedenle yaşananları yalnızca Netanyahu’nun kişisel tercihleriyle veya aşırı sağcı siyasetçilerin etkisiyle açıklamanın yetersiz olduğunu savunuyor.

Ona göre Filistinlilere yönelik politikalar, İsrail siyasetindeki daha geniş ve köklü eğilimlerle birlikte değerlendirilmelidir. Finkelstein, farklı İsrail siyasi partileri arasında Filistinliler, İran ve Lübnan konularında temel bir uzlaşmazlık bulunduğu görüşüne de şüpheyle yaklaşıyor.

Bu yaklaşım, siyasi sorumluluğun nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin önemli bir tartışmayı gündeme getiriyor: Bir devletin uyguladığı politikalar yalnızca liderlerinin kararlarıyla mı açıklanmalıdır, yoksa bu politikaların toplumsal desteği ve siyasi sistem içindeki sürekliliği de incelenmeli midir?

Finkelstein’ın cevabı, toplumsal ve siyasi bağlamın göz ardı edilmemesi gerektiği yönündedir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Bir hükûmetin politikalarına destek vermek, o politikalardan doğan her türlü suçtan bütün bir toplumu bireysel olarak sorumlu tutmakla aynı şey değildir. Ceza sorumluluğu, kişilerin eylemleri ve hukuken gerekli koşullar temelinde değerlendirilmelidir. Bir toplumun tamamına toplu suçluluk atfetmek, adil ve hukuka dayalı bir değerlendirme olmaz.

Dolayısıyla Finkelstein’ın eleştirisi, bireysel cezai sorumluluğun yerine toplu suçlama koymak şeklinde değil, devlet politikalarının arkasındaki siyasi ve toplumsal dinamikleri sorgulamak şeklinde ele alınmalıdır.

3. 7 Ekim: Bir Suç Başka Bir Suçu Haklı Çıkarabilir mi?

Finkelstein, 7 Ekim 2023’te gerçekleştirilen saldırıların korkunç olduğunu kabul ediyor. Röportajda yaklaşık 1.200 kişinin öldürüldüğünden ve bunların yaklaşık 850’sinin sivil olduğundan söz ediyor. Bu olayların vahametini inkâr etmeden, 7 Ekim’de işlenen suçların Gazze’deki sivillere yönelik ihlalleri haklı çıkaramayacağını savunuyor.

Bu ayrım, onun bütün argümanının temelini oluşturuyor: Bir tarafta işlenen suçlar, diğer tarafta işlenen suçlara gerekçe olarak kullanılamaz. Sivillerin öldürülmesi, rehin alınması veya kötü muameleye maruz bırakılması, hangi taraf tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin ciddi biçimde ele alınmalıdır.

Finkelstein, 7 Ekim sonrasında cinsel şiddet iddialarının medyada ele alınışını da sert biçimde eleştiriyor. Özellikle The New York Times gazetesinde yayımlanan “Screams Without Words” başlıklı habere ve bu haberin kamuoyundaki etkisine dikkat çekiyor.

Finkelstein, 7 Ekim’de tecavüz ve cinsel şiddet yaşandığına ilişkin iddiaların yeterli kanıtla ortaya konulmadığını savunuyor. Ancak bu, onun değerlendirmesi olarak aktarılmalıdır; söz konusu olaylara ilişkin bütün iddiaların kesin biçimde çürütüldüğü veya tüm olguların tartışmasız biçimde açıklığa kavuştuğu anlamına gelmez. Bu tür iddialar, mevcut kanıtlar, bağımsız soruşturmalar ve güvenilir kaynaklar temelinde değerlendirilmelidir.

Burada temel mesele, belirli bir iddianın siyasi amaçlarla kullanılıp kullanılmadığından bağımsız olarak, her iddianın kanıtlarla incelenmesi gerektiğidir. Aynı ölçüt, Gazze’deki sivil ölümleri, askerî saldırılar ve uluslararası hukuk ihlali iddiaları için de geçerlidir.

Finkelstein’ın temel itirazı, 7 Ekim’in Gazze’de gerçekleştirilen her türlü askerî eylemi meşrulaştıran sınırsız bir gerekçeye dönüştürülmesinedir. Bir saldırının korkunçluğu, karşılığında gerçekleştirilen her eylemi hukuka uygun hâle getirmez. Uluslararası insancıl hukuk, tarafların eylemlerini ayrı ayrı değerlendirir ve sivillerin korunmasını temel bir yükümlülük olarak kabul eder.

Bu nedenle 7 Ekim’de yaşananların ciddiyetini kabul etmek ile Gazze’deki sivillerin haklarını savunmak arasında bir çelişki yoktur. Aksine, tutarlı bir ahlaki yaklaşım her iki durumda da aynı ilkeleri uygulamayı gerektirir.

4. Uluslararası Adalet Divanı ve Hukukun Güvenilirliği

Finkelstein’ın eleştirilerinin önemli bir bölümü, Gazze’deki olayların uluslararası hukuk kurumları tarafından nasıl ele alındığına odaklanıyor.

Röportajda özellikle Uluslararası Adalet Divanı yargıcı Julia Sebutinde’yi sert biçimde eleştiriyor. Sebutinde’nin kararlarına ve tutumuna yönelik eleştirilerinin yanı sıra, rüşvet, şantaj ve intihal gibi son derece ciddi iddialar da dile getiriyor. Bunlar Finkelstein’ın ileri sürdüğü iddialardır ve bağımsız, güvenilir kanıtlarla doğrulanmadıkları sürece kesinleşmiş olgular olarak sunulmamalıdır.

Finkelstein, Uluslararası Adalet Divanı’nın eski başkanı Joan Donoghue’yu da eleştiriyor. Donoghue’nun BBC’nin HARDtalk programındaki açıklamalarını, mahkemenin Gazze’deki soykırım iddialarına ilişkin kararının yanlış aktarılması olarak yorumluyor. Finkelstein, bu açıklamaların mahkemenin hukuki değerlendirmesini çarpıttığını ileri sürüyor ve Donoghue’nun tutumunu kariyer kaygılarıyla ilişkilendiriyor. Bu yorumlar da kendisine ait değerlendirmeler olarak anlaşılmalıdır.

Bu tartışmayı doğru değerlendirmek için mahkemenin kararının hukuki niteliğini açıklığa kavuşturmak gerekir. Uluslararası Adalet Divanı, 26 Ocak 2024 tarihli geçici tedbir kararında, Soykırım Sözleşmesi kapsamında ileri sürülen hakların en azından bir bölümünün makul biçimde savunulabilir olduğunu değerlendirdi ve belirli geçici tedbirler uygulanmasına hükmetti. Ancak bu karar, İsrail’in soykırım suçu işlediğine ilişkin nihai bir hüküm değildi.

Bu ayrım önemlidir. Geçici tedbir kararı, dava devam ederken ilgili hakların korunmasını amaçlar; davanın esasına ilişkin nihai kararın yerine geçmez.

Finkelstein’ın eleştirisinin merkezinde, uluslararası hukukun yalnızca kâğıt üzerinde var olan kurallardan ibaret kalmaması gerektiği düşüncesi bulunuyor. Ona göre uluslararası kurumların güvenilirliği, siyasi baskılardan bağımsız biçimde hareket edebilmelerine ve kararlarını hukuki ölçütlere dayandırmalarına bağlıdır.

Ancak uluslararası kurumlara yönelik ciddi eleştirilerin de kanıtlarla desteklenmesi gerekir. Hukukun güvenilirliğini savunmak, hem kurumların kararlarını sorgulamayı hem de bu sorgulamayı aynı hukuki titizlikle yürütmeyi gerektirir.

Finkelstein’ın Gaza’s Gravediggers adlı kitabı da bu çerçevede, Gazze’deki yıkımın ve uluslararası kurumların bu süreçteki rolünün eleştirisiyle ilişkilidir.

5. Medya, Amerikan Kamuoyu ve Değişen Siyasi İklim

Finkelstein’a göre Gazze’de yaşananlar yalnızca Orta Doğu’daki siyasi dengeleri değil, ABD’deki kamuoyu tartışmalarını da etkiledi. Ona göre İsrail’in Gazze’deki eylemlerine yönelik eleştiriler, daha önce hâkim olan siyasi ve medya söyleminin sınırlarını zorlamaya başladı.

Röportajda Finkelstein, Amerikan Yahudilerinin yüzde 30 ila 40’ının İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğine inandığını ileri sürüyor. Bu oran, röportajda kendisinin dile getirdiği bir iddia olarak ele alınmalıdır; güvenilir bir değerlendirme için ilgili anketin kaynağının, sorularının, örnekleminin ve yapıldığı tarihin incelenmesi gerekir.

Finkelstein ayrıca Gazze meselesinin, New York Belediye Başkanlığı seçim sürecinde Zohran Mamdani’nin kampanyası açısından önem taşıdığını savunuyor. Bu örnek üzerinden Filistin meselesinin Amerikan siyasetinde daha görünür hâle geldiğini ve kamuoyunun bir bölümünün geleneksel siyasi yaklaşımları sorgulamaya başladığını ileri sürüyor.

Bu değerlendirmeler, ABD’deki tartışmaların değişmediği veya tek bir yönde ilerlediği anlamına gelmez. Kamuoyu farklı görüşlere bölünmüş olabilir; siyasi tutumlar da zaman içinde değişebilir. Ancak Gazze’nin ABD’deki siyasi tartışmalarda önemli bir konu hâline gelmesi, dış politika, insan hakları ve devletlerin hesap verebilirliği arasındaki ilişkiyi yeniden gündeme taşımıştır.

Medyanın rolü de bu tartışmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Hangi olayların öne çıkarıldığı, hangi tanıklıklara yer verildiği ve hangi iddiaların sorgulandığı, kamuoyunun olayları nasıl algıladığını etkileyebilir. Bu nedenle Finkelstein, medya kuruluşlarının yalnızca haber aktarmakla kalmayıp, siyasi güç ilişkileri içinde nasıl bir rol oynadıklarının da sorgulanması gerektiğini düşünüyor.

Bununla birlikte, medya kuruluşlarına yönelik eleştiriler de somut örnekler ve kanıtlar üzerinden yapılmalıdır. Bir haberin eksik, yanlı veya hatalı olduğunu göstermek, haberin içeriğini ve kullanılan kaynakları incelemeyi gerektirir.

Finkelstein’ın daha geniş mesajı ise şudur: Kamuoyunun bir konuda değişen tutumu, siyasi liderlerin ve medya kuruluşlarının yıllardır sürdürdüğü anlatıların sorgulanmasını mümkün kılabilir. Fakat bu değişimin kalıcı bir siyasi sonuca dönüşmesi, yalnızca tepkiye değil, tutarlı ilkelere ve somut taleplere de bağlıdır.

6. Suudi Arabistan, İbrahim Anlaşmaları ve Bölgesel Siyaset

Finkelstein, Gazze’deki gelişmeleri yalnızca İsrail-Filistin ilişkileri üzerinden değil, daha geniş bölgesel güç dengeleri çerçevesinde de değerlendiriyor.

Röportajda, Gazze’de yaşananların Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme ihtimalini zorlaştırdığını savunuyor. Ona göre Filistin meselesi, bölgedeki devletlerin diplomatik ilişkilerini ve kamuoyu karşısındaki konumlarını etkileyen temel unsurlardan biri olmaya devam ediyor.

Finkelstein ayrıca 7 Ekim saldırısını, Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme ihtimalinin güçlendiği bir dönemde gerçekleşmiş olması üzerinden yorumluyor. Hamas’ın saldırısının önemli nedenlerinden birinin bu normalleşme sürecini engellemek olduğu görüşünü dile getiriyor.

Bu, Hamas’ın motivasyonlarına ilişkin Finkelstein’ın siyasi yorumudur; tek başına doğrulanmış ve bütün nedenleri açıklayan kesin bir sonuç olarak görülmemelidir. Bir örgütün kararlarını ve hedeflerini anlamak için kendi açıklamaları, siyasi koşullar, bölgesel gelişmeler ve diğer güvenilir kanıtlar birlikte incelenmelidir.

Bununla birlikte Finkelstein’ın analizi, Filistin meselesinin bölgesel diplomasi açısından neden göz ardı edilemeyeceğine dikkat çekiyor. Devletler arasındaki anlaşmalar ve diplomatik normalleşme girişimleri, sahadaki gelişmelerden ve Filistinlilerin yaşadığı koşullardan bağımsız biçimde değerlendirilemez.

Gazze’deki yıkımın ve sivil kayıpların bölgesel kamuoyunda yarattığı tepki, hükûmetlerin diplomatik tercihlerini de etkileyebilir. Bu nedenle Filistin meselesinin yalnızca ikili ilişkiler üzerinden ele alınması, bölgedeki siyasi ve toplumsal gerçekliğin önemli bir bölümünü gözden kaçırabilir.

7. İki Devletli Çözüm ve Yerleşim Politikalarının Geleceği

Finkelstein’ın savunduğu bir diğer önemli görüş, Filistinlilerin uluslararası hukuka dayanan iki devletli çözüm talebinden vazgeçmemeleri gerektiğidir.

Bu yaklaşım, Filistinlilerin bağımsız bir devlete sahip olma hakkını ve İsrail ile Filistin’in yan yana var olabileceği bir siyasi çözüm ihtimalini esas alıyor. Finkelstein’a göre Filistinlilerin taleplerini uluslararası hukuk temelinde savunmaları, hem siyasi hem de ahlaki açıdan önemlidir.

Ancak Finkelstein, İsrail’in işgal altındaki topraklarda yerleşim faaliyetlerini genişletmesinin iki devletli çözümün uygulanabilirliğini giderek zorlaştırdığına da dikkat çekiyor. Yerleşimlerin genişlemesi ve Filistin topraklarının parçalanması, bağımsız ve işlevsel bir Filistin devletinin kurulmasının önünde ciddi engeller oluşturabilir.

Finkelstein’ın argümanı burada farklı bir noktaya ulaşıyor: Eğer İsrail’in politikaları iki devletli çözümü fiilen imkânsız hâle getirirse, bu durumun siyasi sonuçlarından yalnızca Filistinlilerin sorumlu tutulamayacağını savunuyor. Böyle bir durumda İsrail’in de adil bir siyasi alternatifin ortaya çıkmasındaki sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Bu alternatif, koşullara bağlı olarak tek devletli veya iki halkın eşit haklarla yaşayacağı iki uluslu bir siyasi düzen olabilir. Finkelstein’ın yaklaşımında önemli olan, belirli bir modelin adından çok, Filistinlilerin haklarının ve siyasi eşitliğin güvence altına alınmasıdır.

Böyle bir çözümün uygulanabilirliği ise güvenlik, temsil, eşit vatandaşlık, geri dönüş hakkı, toprak ve siyasi egemenlik gibi son derece karmaşık meselelerin nasıl ele alınacağına bağlıdır. Dolayısıyla tek devletli çözüm de iki devletli çözüm gibi ciddi siyasi ve hukuki tartışmalar gerektirir.

Finkelstein’ın temel itirazı, Filistinlilerden sürekli olarak taviz vermelerinin istenmesine rağmen, onların bağımsızlık ve eşitlik taleplerinin karşılanmasını engelleyen koşulların yeterince sorgulanmamasıdır. Ona göre kalıcı bir çözüm, yalnızca güçlü tarafın tercihleri üzerine değil, uluslararası hukuk ve eşit haklar ilkeleri üzerine kurulmalıdır.

Sonuç: “Bir Daha Asla” Gerçekten Herkes İçin Geçerli Olmalı

Norman Finkelstein’ın Gazze’ye ilişkin değerlendirmeleri, siyasi tartışmaların ötesinde temel bir soruyu gündeme getiriyor: İnsan hakları ve uluslararası hukuk, siyasi ittifaklardan bağımsız olarak herkes için geçerli ilkeler midir, yoksa yalnızca belirli devletler ve halklar söz konusu olduğunda mı savunulmaktadır?

Finkelstein’ın yaklaşımının merkezinde, geçmişte yaşanan zulümlerin bugünkü zulümler karşısında sessiz kalmanın gerekçesi olamayacağı düşüncesi bulunuyor. Ona göre Holokost’un tarihsel anlamı, yalnızca Yahudilerin yaşadığı felaketi hatırlamak değil, benzer felaketlerin hiçbir halka yaşatılmaması için evrensel bir sorumluluk üstlenmektir.

Bu nedenle Gazze’deki sivil kayıplar, yıkım, insani koşullar ve uluslararası hukuka ilişkin iddialar, siyasi tarafların kim olduğuna bakılmaksızın incelenmelidir. Aynı şekilde, Finkelstein’ın ortaya koyduğu iddialar ve eleştiriler de kanıtlar, hukuki ölçütler ve bağımsız değerlendirmeler temelinde ele alınmalıdır.

Adaleti savunmak, bir kişinin bütün görüşlerini sorgulamadan kabul etmek anlamına gelmez. Aksine, onun gündeme getirdiği soruları ciddiye almak, iddiaları dikkatle incelemek ve aynı ilkeleri herkes için uygulamak anlamına gelir.

Gazze’de yaşananlar, uluslararası toplumun insan hakları ve insan hayatının değeri konusunda ne kadar tutarlı olduğunu sorgulamayı zorunlu kılıyor. Eğer uluslararası hukuk yalnızca siyasi açıdan uygun olduğunda savunuluyorsa, evrensel adalet iddiası da güvenilirliğini kaybeder.

“Bir daha asla” gerçekten evrensel bir ilke olacaksa, bu söz yalnızca geçmişteki kurbanları anmakla sınırlı kalmamalıdır. Bugün acı çeken, yerinden edilen ve hayatını kaybeden bütün siviller için de geçerli olmalıdır.